İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanında 14 yılı geride bıraktık. Peki bu süre içerisinde gerçekten ne kadar yol aldık? İş kazaları sonucu hayatını kaybeden çalışanların sayısı bize ne söylüyor?
30 Haziran 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile iş sağlığı ve güvenliği alanı kapsamlı bir yasal zemine kavuştu. Aradan geçen 14 yılın ardından, SGK iş kazası istatistiklerine bakarak nerede olduğumuzu yeniden değerlendirmekte fayda var.
2012 yılında iş kazaları sonucu 735 erkek ve 9 kadın olmak üzere toplam 744 çalışan hayatını kaybetti.
2025 yılında ise iş kazaları sonucu 1.864 erkek ve 67 kadın olmak üzere toplam 1.931 çalışan hayatını kaybetti.
Rakamları biraz daha farklı bir açıdan değerlendirelim.
Günde kaç çalışanı iş kazalarında kaybediyoruz?
Bir yıl 365 gün.
Haftada bir gün çalışılmadığını varsayarsak:
365 – 52 = 313 çalışma günü
Çalışanın yıllık 14 günlük iznini de hesaba katarsak:
313 – 14 = 299 gün
Üstelik resmi ve dini bayramlar ile 1 Ocak, 23 Nisan, 1 Mayıs, 19 Mayıs, 15 Temmuz, 30 Ağustos ve 29 Ekim gibi resmi tatilleri de dikkate almadığımız, yani çalışanın teorik olarak yılda en fazla 313 gün çalıştığını varsaydığımız oldukça basit bir hesap yapalım.
2025 yılında iş kazaları sonucu hayatını kaybeden 1.931 çalışanı 313 güne böldüğümüzde, karşımıza yaklaşık:
1.931 ÷ 313 = 6,16
Yani kabaca her çalışma günü 6 çalışanımızı iş kazaları nedeniyle kaybediyoruz.
Peki bu “6” sayısı gerçekten sadece bir matematiksel veri midir?
Altı insan… Altı hayat… Altı aile…
Rakamı bir kenara bırakıp bu altı kişinin her birinin arkasındaki hayatlara bakalım.
En minimal çekirdek aileyi düşünelim: Hayatını kaybeden çalışanın eşi ve bir çocuğu olsun.
Çalışanın kendi anne, baba ve bir kardeşini; eşinin de anne, baba ve bir kardeşini hesaba kattığımızda, yalnızca en yakın çevrede dahi bir çalışanın ölümü en az 7 kişiyi doğrudan etkileyebilecek bir kayıp anlamına geliyor.
Bu son derece sınırlı varsayımla bile 1.931 çalışanın kaybı:
1.931 × 7 = 13.517 kişi
demek.
Başka bir ifadeyle, iş kazalarının doğrudan etkilediği insan sayısı yalnızca çalışanlarla sınırlı değil. Her ölümün arkasında eşler, çocuklar, anne-babalar, kardeşler ve başka hayatlar var.
Bu nedenle iş kazalarını yalnızca “yıllık ölüm istatistiği” olarak değerlendirmek, aslında yaşanan kaybın toplumsal boyutunu görmemize engel oluyor.
Peki 14 yıl sonra hâlâ nerede yanlış yapıyoruz?
6331 sayılı Kanun ile birlikte işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda önemli bir mevzuat altyapısı oluşturuldu.
Yönetmelikler yayımlandı, iş güvenliği uzmanları ve işyeri hekimleri görevlendirildi, risk değerlendirmeleri yapıldı, eğitimler verildi, kurullar oluşturuldu, denetimler gerçekleştirildi.
Ancak bütün bu sistemin sonunda hâlâ her çalışma gününde ortalama 6 insanımızı iş kazalarında kaybediyorsak, artık yalnızca “mevzuat var mı?” sorusunu değil;
“Mevzuatı ne kadar doğru uyguluyoruz?”
“Sahadaki uygulamalarımız gerçekten riski azaltıyor mu?”
“İş sağlığı ve güvenliği kültürünü gerçekten oluşturabildik mi?”
“Önleyici yaklaşımda nerede eksik kalıyoruz?”
sorularını sormamız gerekiyor.
Çünkü iş kazalarının arkasında yalnızca çalışan davranışını değil; yönetim anlayışını, üretim baskısını, risklerin zamanında kontrol altına alınıp alınmadığını, eğitimlerin etkinliğini, saha denetimlerini, makine ve ekipman güvenliğini, iş organizasyonunu ve güvenlik kültürünü birlikte değerlendirmek zorundayız.
14 yılın sonunda artık yalnızca “kaç kaza oldu?” sorusuna değil, “neden hâlâ bu kadar insanımızı kaybediyoruz?” sorusuna da odaklanmalıyız.
Bir iş kazası istatistiğindeki “1”, aslında bir insan hayatıdır.
“6” ise yalnızca bir sayı değildir.
Her gün altı ailenin hayatını değiştirebilecek büyüklükte bir kayıptır.
Peki;
Yasa mı yetersiz?
Uygulama mı yetersiz?
Denetim mi yetersiz?
Güvenlik kültürü mü yeterince gelişmedi?
Yoksa bunların hepsini yeniden ve daha cesur bir şekilde değerlendirmemiz mi gerekiyor?
14 yılın ardından bu soruları hep birlikte sormanın zamanı gelmedi mi?
Yorum sizin…