“Ailem Güvende” deniyor; ama biz güvende hissetmiyoruz.
12 Eylül 1980…
Türkiye’nin yakın tarihinde demokrasinin askıya alındığı, siyasal ve toplumsal örgütlenmelerin dağıtıldığı, temel hak ve özgürlüklerin ağır biçimde sınırlandırıldığı karanlık bir dönemin başlangıcı.
12 Eylül darbesiyle birlikte TBMM ve hükümet feshedilmiş, siyasal faaliyetler yasaklanmış ve ülke uzun yıllar sürecek ağır hak ihlallerinin içine sürüklenmiştir.
46 yıl sonra, 12 Eylül 2026’da, çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun ve hak savunucusunun internet siteleri ve sosyal medya hesapları erişime engellendi. Hemen ardından, 13 Eylül’ün ilk saatlerinde İzmir’in de aralarında bulunduğu birçok kentte LGBTİ+ derneklerine, yöneticilerine ve hak savunucularına yönelik eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi.
Resmî açıklamalara göre “Ailem Güvende” adı verilen operasyonlarda 15 ili kapsayan soruşturmalar kapsamında 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem gerçekleştirildi. Soruşturmalarda “suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “fuhuş” ve “müstehcenlik” gibi suçlamalar gündeme getirildi.
Buradaki temel mesele, somut suç iddialarının soruşturulup soruşturulmaması değildir. Asıl tartışılması gereken; bu soruşturmaların LGBTİ+ örgütlerinin, hak savunuculuğunu ve dayanışma ağlarını da içine alan geniş bir çerçevede yürütülmesi ve LGBTİ+ varoluşunun “aileyi koruma” söylemi içinde bir tehdit unsuru olarak konumlandırılmasıdır.
Çünkü demokratik toplumlarda farklı yaşam biçimleri tehdit değil, toplumsal hayatın gerçekliğidir.
Bir derneğin faaliyet göstermesi, bir öğrencinin örgütlenmesi, bir hak savunucusunun ayrımcılığa karşı mücadele etmesi, bir yayın organının yayın yapması suç değildir.
Örgütlenmek suç değildir. Dayanışma suç değildir. Hak savunmak suç değildir. LGBTİ+ olmak suç değildir.
“Ailem Güvende” Deniyor; Biz Size Soruyoruz;
Kadın güvende mi?
Çocuk güvende mi?
Genç güvende mi?
Emekçi güvende mi?
LGBTİ+ güvende mi?
Hak savunucusu güvende mi?
Farklı düşünen güvende mi?
Bugün kadın cinayetleri, çocuk işçiliği, güvencesiz çalışma, yoksulluk, ekonomik kriz ve derinleşen eşitsizlikler toplumun en yakıcı sorunları arasında yer alırken, “aileyi koruma” söyleminin LGBTİ+’ları kamusal alanın dışına iten bir politika aracına dönüşmesi kabul edilemez.
Kadınları ve çocukları gerçekten korumak; onların yaşam hakkını güvence altına almakla, şiddet karşısında etkin koruma sağlamakla, cezasızlıkla mücadele etmekle, çocukların eğitim ve sağlık hakkını güvence altına almakla mümkündür.
Çocukları korumak, çocuk işçiliğini önlemekle mümkündür.
Kadınları korumak, kadın cinayetlerini ve şiddeti önlemekle mümkündür.
Aileyi korumak, yoksulluk ve güvencesizlik altında yaşam mücadelesi veren milyonlarca insanın insanca yaşam koşullarını güvence altına almakla mümkündür.
Farklı olanı hedef göstermekle değil!
Bugün ekonomik sorunların, güvencesizliğin ve toplumsal eşitsizliklerin ağırlaştığı bir dönemde LGBTİ+’ların hedef gösterilmesi; toplumun gerçek sorunlarının tartışılmasını da gölgeleyen bir siyasal ve toplumsal iklim yaratmaktadır.
12 Eylül’ün Hafızası Bize Ne Söylüyor?
12 Eylül’ün en önemli derslerinden biri şudur:
Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.
Demokrasi; örgütlenme özgürlüğüdür.
Demokrasi; düşünce ve ifade özgürlüğüdür.
Demokrasi; sendikal haklardır.
Demokrasi; kadınların, gençlerin, çocukların ve LGBTİ+’ların eşit yurttaşlık hakkıdır.
Demokrasi; farklı olanın yaşam hakkını ve kamusal varlığını güvence altına almaktır.
Demokrasi; hukuk devletidir.
Demokrasi; savunma hakkıdır.
Demokrasi; sivil toplumun özgürce faaliyet gösterebilmesidir.
12 Eylül 1980’de siyasal faaliyetlerin yasaklanması ve örgütlenmelerin tasfiye edilmesiyle başlayan dönem, Türkiye’nin toplumsal hafızasında ağır bir hak ve özgürlük kaybıyla yer etmiştir.
Bugün aynı tarih olan 12 Eylül 2026’da dijital alanın kapatılması, ardından derneklerin ve hak savunucularının hedef alınması, bize geçmişin yalnızca hatırlanacak bir tarih olmadığını; demokrasi ve özgürlüklerin her dönemde korunması gereken kazanımlar olduğunu hatırlatmaktadır.
Elbette bugün yaşananlarla 1980 askeri darbesi arasında tarihsel ve siyasal koşullar bakımından doğrudan bir özdeşlik kurmak mümkün değildir. Ancak ortak bir demokrasi dersinden söz etmek mümkündür: Toplumun bir kesimini “makbul”, diğer kesimini “tehdit” olarak tanımlayan; örgütlenme ve ifade alanlarını daraltan; farklılıkları kriminalize eden her yaklaşım, demokratik toplum düzenini zayıflatır.
Eşit Yurttaşlık Hakkı
Bir kişinin kimliği, cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, yaşam biçimi, düşüncesi veya örgütlendiği alan nedeniyle kamusal yaşamdan dışlanmadığı bir ülke istiyoruz. Çünkü bugün bir grubun örgütlenme hakkına dokunulduğunda, yarın başka bir grubun hakkının da tartışmaya açılmasının yolu açılır.
Haklar birbirinden bağımsız değildir. Birimizin özgürlüğü hepimizin özgürlüğüdür. Birimize yönelik ayrımcılık, hepimizin eşit yurttaşlığına yönelmiş bir tehdittir.
Bizler; kamusal yaşamın korku, baskı ve ayrımcılık üzerinden değil, eşitlik, özgürlük, dayanışma ve hukuk üzerinden kurulmasını savunuyoruz. Kadınların öldürülmediği, çocukların çalışırken ölmediği, gençlerin geleceksiz bırakılmadığı, emekçilerin güvencesizliğe mahkûm edilmediği, LGBTİ+’ların kimlikleri nedeniyle hedef gösterilmediği, herkesin kendisini özgür ve güvende hissedebildiği bir ülke istiyoruz.
Gerçek güvenlik; farklılıkları bastırmakta değil, herkesin haklarını güvence altına almak ile mümkündür.
12 Eylül’ün karanlığından bugüne kalan en önemli sorumluluklardan biri de budur:
Özgürlüğün olmadığı yerde güvenlik, eşitliğin olmadığı yerde adalet, demokrasinin olmadığı yerde toplumsal barış olmaz.
12 Eylül’ü unutmamak; yalnızca geçmişi anmak değil, bugün özgürlükten, eşitlikten, demokrasiden ve insan haklarından yana durmaktır.
Eşit yurttaşlık hakkı herkes içindir.
LGBTİ+’ların varoluşu suç değildir.
Hak savunuculuğu suç değildir.
Örgütlenme özgürlüğü vazgeçilmezdir.
12 Eylül’ün karanlığına karşı; özgür, eşit, demokratik ve barış içinde bir ülke için mücadeleye devam.