Çağlar İşgören ile Röportaj

Haldun Dormen, Sahne Tozu Tiyatrosu ve Bir Ömür Sanat

Katılımcılar: Burcu Başpişirici, Çağlar İşgören, Hüseyin Ertan Sezgin


Haldun Dormen ile Tanışma ve Cep Tiyatrosu’nun Doğuşu

Öncelikle sevgili Haldun Dormen’i saygıyla ve rahmetle anmak isteriz. Sizin gözünüzde Haldun Dormen kimdir? Yolunuz ne zaman ve nasıl kesişti, bu arada Cep Tiyatrosu’nun hikâyesinden de kısaca bahseder misiniz?

Çağlar İşgören: Haldun Dormen, kendisinin de söylediği gibi, tiyatrocu olmak üzere dünyaya gönderilmiş bir insandı; gerçek bir tiyatro adamıydı, yönetmen, yazar, oyuncu. Kendisini anlatmaya kalksam çok uzun sürer.

Ben henüz 25 yaşlarında genç biriyken onunla tanışma şansı buldum. İstanbul’daki yoğun bir programına rağmen randevu alıp yanına gittim ve beklediğimin çok üstünde bir ilgiyle karşılandım. O kadar alçakgönüllü ve anlayışlıydı ki, ben kırk cümleyle anlatmaya çalışırken o hemen anlayıp karşılığında sorular soruyordu; hayran olmamak elde değildi. İnsanın aklında genelde ünlü kişilerin adının büyüklüğüyle orantılı bir mesafe, bir ego beklentisi olur; Haldun Dormen tam tersine, hayal edemeyeceğim kadar büyük bir mütevazılıkla karşıladı beni.

O günden sonra Haldun Dormen’le olan serüvenimiz başladı ve beni hiç bırakmadı. İzmir’e döndüğümde de ilişkimiz sürdü; zaman zaman ailemden gizleyerek İstanbul’a gidip provalarını izliyordum, sadece babam bilirdi. Feriköy’deki eski Dormen Tiyatrosu’nda beklerdim, kimse beni tanımaz, oradaki gençlerden biri sanırlardı. Prova bitince cesaret edip sadece “iyi akşamlar hocam” diyebilirdim.

Sonra cesaretlenip randevu aldım, karşılıklı görüştük ve Haldun Dormen beni tanıdı hemen. O İzmir’e geldiğinde benim çalıştığım yeri gördü ve “burayı niye cep tiyatrosu yapmıyorsun?” dedi. Daha cep tiyatrosu kavramını kimse bilmiyordu. Kendi cep tiyatrosunu Amerika’dan döndükten sonra nasıl kurduğunu öyle güzel, öyle mütevazı anlattı ki, “biz de yapabilirmişiz” dedim kendi kendime. Sahnenin nereye kurulacağına, perdeye, koltuklara kadar fikir verdi; “sana bir oyun göndereceğim, çalış bakalım” dedi.

Söylediklerini hayata geçirmek ciddi bir yatırım gerekiyordu; ancak ailem ve çevrem de tiyatroya yapmama karşıydı. “Haldun Dormen’in Buca’daki bir arka sokakla ne işi olur” diye alay edenler bile oldu. Yine de bir yol bulup mekânı Haldun Hoca’nın tarif ettiği gibi düzenledim.

“Hocam, söylediklerinizin hepsini yaptım.” dedim.

Çok sevindi. Ardından bir metin gönderdi ve “Bunu çalış, yönet. Ben gelip izleyeceğim.” dedi.

Oyun tek perdelikti. Küçük bir cep tiyatrosu için hazırlanmıştı. Metni okurken bazı yerlerde çok zorlandım. Bir sahnede “Çekmeceyi açar, makası alır.” yazıyor ama aynı zamanda “Sahnede hiçbir dekor yoktur.” notu bulunuyordu. Hemen Haldun Hoca’yı aradım.

“Hocam, burada çekmeceyi açıyor yazılmış ama sahnede çekmece yok.” dedim.

Güldü ve “Şekerim, pandomim yapacaksın.” dedi.

O güne kadar pandomimi bu şekilde hiç düşünmemiştim. Her telefon konuşmamız benim için adeta küçük bir ders niteliğindeydi. Elimde avucumda ne varsa onunla oyunu yönettim. 10-15 gün sonra gelip izledi ve “aferin, doğru yönetmişsin ama şurası eksik, şurası fazla” diyerek, geri bildirim verdi.

Sonradan öğrendim ki Haldun Dormen 1954’te Amerika’dan döndükten sonra ilk cep tiyatrosunu kendisi kurmuştu; Altan Erbulak, Erol Günaydın gibi isimler oradan yetişmişti ve bir apartman katının duvarını yıkıp sahne kurmuşlardı. Haldun Hoca sonra kendi röportajlarında da söyledi… O belgesellerinde de var. Ben oraya gittiğimde aklıma cep tiyatrosu geldi, kendi cep tiyatrom geldi der. Ve Çağlara onu söyledim o da yaptı der. Ve orada biz bu oyunu oynayarak. Cep tiyatrosu serüvenine. … Başladık. Yani bu serüven devam etti. Büyüdü ve hala devam ediyor. Yaşadığım sürece burada olur, başka yerde olur, daha büyüğü olur, daha küçüğü olur, sokakta olur, dairede olur, büyük salonlarda olur, yurt dışında olur, dünyanın neresinde olursak olur, yaşadığım sürece de bu serüveni devam ettireceğim. Benden sonra da burada yetişmiş olan pek çok kişi de bunu devam ettirecek eminim.

Hisseli Harikalar Kumpanyası: Haldun Dormen’in Son Oyunu

Burcu Başpişirici: Haldun Dormen’in sağlığında son yönettiği oyun, Hisseli Harikalar Kumpanyası’ydı ve çok ses getirdi. Bu süreçten ve sahnenin arkasında yaşananlardan kısaca bahsedebilir misiniz?

Çağlar İşgören: Beni en çok etkileyen şu oldu: İnsanlar hayatı çok hızlı yaşıyor ve bazı şeylerin “son kez” olabileceğinin farkına varmıyor. Haldun Hoca, 75 yıllık sanat yaşamının son yönettiği oyununu kendi yazdığı Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı, çok mutlu ve sağlıklı bir dönemde sahneledi. 70-75 güne yakın bir beraberliğimiz oldu; hayallerimizi gerçekleştirdik, her şey çok güzeldi, ta ki Haldun Hoca aramızdan ayrılana kadar.

Oyun büyük başarı kazandı. Bu sezon ilk kez İzmir’de başladık ve sezonu bu oyunla kapattık; Haldun Dormen Salonu’nda oynadık. On beş yıl kadar önce, yeni bir sahne kurarken kendisinden izin isteyip salona onun adını vermiştim; verdiği desteğin karşılığı olarak bunu istemiştim ve çok mutlu olmuştu, bu başarının ortağı, hatta başıydı. Kendi adını taşıyan bu salonda, kendi yazdığı oyunu kendisi yöneterek muhteşem bir final yaptı. Bu salonun kurulduğu günden bu yana ilk kez bir sezon boyunca tek bir oyun , tam 93 temsil oynandı.

Burcu Başpişirici: Devam edecek misiniz?

Çağlar İşgören: Tabii ki devam edeceğiz. İzmir halkı oyunu çok beğendi. Ayrıca, 1980’de yazılıp sahnelenen ilk Hisseli Harikalar Kumpanyası kadrosuyla, Haldun Dormen’in yönettiği son kadroyu buluşturan bir belgesel de hazırladık. Belgeselde Erol Sevgin rolünde oynamış Erol Evgin, Süheyla rolünde oynamış Nevra Serezli, bizim aynı rolleri oynayan Arif Yıldırım, İpek Apaydın ve ben yer alıyoruz. Herkes Haldun Hoca’yla yaşadıklarını, dönemin toplumsal algısını ve seyirci tepkilerini anlatıyor. Güzel bir final oldu. Ekibimi buradan kutluyorum. Ekipte kimseyi kaybetmeden, başladığımız kadroyla bitirdik. Bu, tiyatroda kolay başarılan bir şey değildir; iniş çıkışlar, hastalıklar oldu ama oyun hiç sekteye uğramadı.

Burcu Başpişirici: Hisseli Harikalar Kumpanyası, bizim kuşağımızda da o melodisiyle, “lüks hayat” gibi replikleriyle hâlâ hafızalardan çıkmıyor.

Hüseyin Ertan Sezgin:  Ne tesadüf ki o da yine Haldun Hoca’nın öğrettiği bir oyun. Peki belgeseli ne zaman, nerede izleyeceğiz?

Çağlar İşgören: Bu konuda CS Yapım’la (aynı zamanda öğrencilerim olan, benim için çok değerli dostlarım) görüşüyoruz.  Ben sinemada gösterime girmesini isterim ama dijital platformlardan da talep var; henüz karar vermedik.

Hüseyin Ertan Sezgin: Ben de sürecin bir kısmına şahit oldum; Haldun Hoca’nın birkaç provasına katılmıştım. Merakla bekliyorum.

Çağlar İşgören: İnşallah kısa zamanda Türkiye’yle paylaşırız.

Hüseyin Ertan Sezgin: Onun sesini duymak, yanında olmak apayrı bir şeydi. Yoldan geçen biri göz ucuyla baksa bile hemen “gel, fotoğraf çekelim” derdi; kalabalıkta bile kimseyi kırmazdı.

Çağlar İşgören: Haldun Dormen’i tarif etmek gerçekten zor. Çok kişiye dokunmuş, çok kişiyle anısı olan biri. Sanki zamanı ikiye, belki beşe bölüp yetişmiş gibiydi; herkes buna şaşırırdı. Bir daha böyle biriyle tanışabileceğimi düşünmüyorum. Hep pozitif, hep dengeli, abartısızdı, o büyük ismi yaratan da işte bu mütevazı insanı. Anlat anlat bitmeyecektir Onu anlatabilecek binlerce öğrencisi var.

Burcu Başpişirici: Ben Haldun Dormen’i çocukluğumdan beri ekranda izledim; sesini ve diksiyonunu hep inanılmaz bulmuşumdur. Bir de herkesin bildiği “yaparsın şekerim” lafını, onun problem çözme yaklaşımının anahtar kelimesi gibi düşünüyorum.

Yönetmen olarak bakış açılarınız farklılaştığında, sahnede ortaya çıkan problemleri nasıl çözerdiniz?

Hüseyin Ertan Sezgin: Fikir ayrılığı yaşadığınız oldu mu yani?

Burcu Başpişirici: Problem olarak görmüyorum ama; sizin bir şeyi iptal edip “şekerim, doğrusu böyle” dediğiniz anlar var mıydı?

“Sen Sonunda Umudu Öldürmüşsün”: Kamp Onyedi Hikâyesi

Çağlar İşgören: Size inanaılmaz bir şey anlatacağım. Haldun Ağabey ile hiçbir zaman böyle bir çatışmaya düşmedik, ama onun yanında çalışırken yönetmenlik bakış açısını çok iyi gözlemledim. Şimdi sıfırdan bir kağıda bir şey yazıyorsunuz işte. Ne yazdığınızı bilirsiniz. … Haldun abi beni çok iyi biliyordu. Çünkü o yetiştirmişti, yanında Göksel Kortay vardı; ana hatları hep Haldun Dormen belirlerdi. Fakat insan olarak herkesin kendini ispat etme ihtiyacı vardır, “ben de yönettim, ben de yazdım” demek istersiniz.

Sahne Tozu Tiyatrosu’nda, İkinci Dünya Savaşı’nda bir Amerikan esir kampını konu alan çok ilginç bir oyun vardı: “Kamp 17”. Kamptaki gençlerin zulüm altında bile mutlu kalma çabasını, kaçma planlarını ve aralarındaki bir casusu anlatıyordu. Haldun Hoca bu oyunu yıllarca yönetti. Bir gün ona gidip, oyunu ben yönetmek istediğimi söyledim; “kaç senedir oynuyorsun?” diye sordu, ben de abartarak “yedi sene” dedim. “O zaman yönet, görelim” dedi.

Ben oyunu yönetirken komediyi dramaya çevirdim; çünkü oyunu yazan iki eski esirden birinin torunuyla görüşülmüş ve olayların gerçekte nasıl geliştiği ortaya çıkmıştı. Ben bu gerçek sona sadık kaldım. . Bu oyunu yazan o iki kişi o kampta kalan iki kişi. O kampta esir düşen iki kişi yazıyor. Bunu yaptım. Hoca, dedi ki geleceğim bir izleyeceğim falan, hakikatten geldi. Oturdu. İzledi. Ben takip ediyorum. Millet salya sümük. Ve orada bir barkovizyon dış çekimler yaptım. Çünkü ona yeni bir teknik deniyorum. Bu sırada işte sinematik tiyatro yapıyorum. Ve sinematik tiyatroyu çıkaran da benim. Sinematik tiyatro diye de bir şey yok. Amaç teknolojik unsurların tiyatroya özgü olan kısımlarını yaratabilmek. Neyse. Bunu kısmen başardım. Oyun oynandı bitti.

Hemen koşturdum arkadan böyle. Öne geldim. Haldun Hoca baktı, “Beni kulise çıkarır mısın?” dedi.  Çıktık kulise. Başrol oyuncusu Tolga’yı yakaladı. Ben Çağlar’a “Tolga yapamaz” dedim, ama sen muhteşem oynadın. Ben bunu 1964 dedi. 1963 müydü?65’te olabilir,bu rolü Türkiye’de ilk kez ben oynamıştım. O oyundaki resmini imzalıyım sana kargoda göndereceğim dedi. Yanaklarından öptü. Ama en çok dedi “Schultz seni beğendim” dedi. Yunus Aydın’ı gösterdi. Çok iyi oynadın dedi. Ama bana bir şey söylemiyor. Yani bana niye söylemiyor acaba? Neyse arkadaşlarla konuştu. Onlarla çok güzel bir arkadaşlığı, dostluğu vardı. Kulisten iniyoruz. Tabii bu bahsettiğim yıllar önce. Bakıyorum gözünün içine hocam. “İyi mi, değil mi?” diye. “Beğendiniz mi?” dedim. “Beğendim ama bana göre değil.” dedi. Bana göre değil derken “Yo beğendim, oyun çok güzel” dedi. “Tebrik ederim, çok güzel yönetmişsin” dedi. “Harika” dedi. “Ha beğendiniz yani” dedim. “Tabii” dedi

Hoca beğenmiş, ben çok mutluyum. Aradan üç ay geçti. Haldun Hoca yine İzmir’de Bedia Muvahhit tiyatro ödülleri yapıyoruz. Selçuk Yöntem Hoca var, Göksel Kortay Hoca var. İşte orada, onları hatırlıyorum, kim vardı? Bir de Mehmet Aslantuğ vardı galiba. Ben de kendimi ispatlayacağım ya, konuyu açayım da Haldun Hoca da övsün, kafamda bu var. “Hocam ama Kamp 17’yi beğendiniz değil mi?” falan. Hiç beğenmedim şekerim dedi. Nasıl yani? Hocam, kulise gittiniz ya dedim. Tolga, Yunus falan bende böyle destek olsun diye tribüne oynuyorum. Onlar da gelsin, o muhabbet de dahil olsunlar. Onlar da desin ki “Haldun Hoca, hani bana fotoğraf gönderdiniz. ” Tebrik ettiniz. Tolga işte “Hocam orada yanaklarımı öpmüştünüz, çok iyiydi” falan desin diye onlara sesleniyorum. Hani hocam herkesi aynı şekilde beğenmişti. … Ama evet hani neden öyle dediniz? … Arkadaşlar ben hiç beğenmedim. Diyor dedim. Hiç beğenmedim dedi.

Bir milim geri çekilmedi. Şimdi bakıyor oradaki hocalar da. Neden peki hocam dedim. Önce bir duraksadı. … Öyle işte. Ama uzatmayalım dedi. Çok üstünde durmaz baktı tabii onlar da var. Hani şeyi de düşünüyor acaba. Çağlar’ı şey yapar mıyım ya da çocukların hevesini kırar mıyım diye de düşünüyor. Oyun güzeldi, güzeldi. Ama dedi, sen dedi,” oyunun sonunda umudu öldürmüşsün”. Bugün hala tüylerim diken diken olur. Yönetmenlikteki bakış açısı. Çünkü o kampta, o esirlerden

ikisi kaçar, geride kalanlar da mutlu olurdu ve oyun umutla biterdi. Benim versiyonumda ise gerçeğe sadık kaldığım için son karamsardı. “Sen yanlış yapmadın, doğrusunu yaptın” dedi, “ama sonunda umudu öldürmüşsün. Tercih senin.”

Bu kadar zarif bir eleştiri, bu kadar net bir bakış açısı ifadesi bende derin bir iz bıraktı. O günden sonra oyunu hep kendi yönettiğim biçimiyle oynadık; ama İzmir seyircisi onu dram olarak yedi yıl boyunca sahiplendi. Hocama inat değil, ondan aldığım bu dersle şekillendim: yönetmenlik anlayışım o cümle üzerine kuruldu.

Hüseyin Ertan Sezgin: Yani burada seyirci beğenisi, yönetmenin anlık tercihinin önüne mi geçiyor?

Çağlar İşgören: Kesinlikle. Devlet ve şehir tiyatroları gibi ödenekli kurumlarda yönetmen seyirci beğenisine bakmak zorunda değildir; Tiyatronun tiyatro unsurlarıyla bezenerek seyirciye sunulmasına bakar. Ve doğru yapar. Ama mesela, Macbeth’i koyalım, Romeo ve Juliet’i koyalım, seyirci gelmez buna diye düşünmez. Çünkü o yönetmen, yapımcı değil. Ben aynı zamanda yapımcıyım. Ben seyirciyi de kollamak zorundayım. Haldun Dormen de öyleydi, seyirciyi de kollamak zorundayım. Eğer seyirci gelmezse tiyatroyu devam ettiremezsin. Ödenekli tiyatrolarda yönetmenlik yapanlar seyirciye bakmak zorunluluğu taşımazlar. O yüzden oyunlarını tercih ederler. İşte genel sanat yönetmeni oyunu kabul eder. Birlikte konuşurlar. Uygularlar. İyi ki de varlar.

Hüseyin Ertan Sezgin: Yıllar içinde, seyirciden yeterli tepki alamayıp oyunu revize ettiğiniz oldu mu?

Çağlar İşgören: Kaldırdığımız oyunlar oldu ama bir oyunu değiştirerek, saçmalayarak sürdürmek bunu asla yapmam; bu tiyatroya, sanata büyük bir saygısızlık olur. Genelde seyircinin rağbet ettiği tür olan komediyi tercih ederim, ama dram da oynarım. Bu sezonda da oynadım, kendi yazdığım oyun zaten iki perdelik ciddi müzikal. Mesela izlemeden, işte duyan edenlerin eleştiri yapma huyu çoktur İzmir’de. Gelir bir bardak çay içmez, tanıdığını zanneder oradan buradan duyumlarıyla eleştirir falan.

Yani bu hikâyede şu vardır. Ben mecbur kaldığım için oyun türünü seyirciye göre tercih etmek zorundayım. Sorunuz oydu,seyirci ona geliyor. Ama oyunu değiştireyim de seyirci de mutlu olsun. Hayır zaten gelmiş ve beğenmemiş. O seyirci bir daha gelmez ona zaten. Oyunu değiştirme gibi bir saygısızlık da olamaz. Ama daha çok komediyi tercih etmemizin sebebi budur. Ama şeyi hatırlıyorum. Komedilerin de tutmadığı zamanlar oldu. Mesela bundan bir önceki oyunda Haldun Hoca’nın yönettiği “Dün Gece Yolda Giderken Çok Komik Bir Şey Oldu” tutmadı ve üzülerek  kaldırmak zorunda kaldık. Her zaman tutmak zorunda değil. İşte Kamp 17 dram olmasına rağmen tutuyor. İşte “Limandaki Aşk” o da dram tutuyor. Bazı dramlar da tutuyor.

Burcu Başpişirici: Anlattıklarınızdan, Haldun Dormen’in seyirciye hep bir umut ve ışıkla, “yapabilirsin şekerim” mesajıyla çıkmasını istediğini hissettim.

Çağlar İşgören: Bütün oyunlarında değil, Bazı oyunlarında. … Çünkü oyunun mesaj örgüsü nasılsa Haldun Hoca ona göre mesajı verir. Hani o örgünün dışında mesaj vermez. O örgüye binaen o mesajı verir. Umut dolu mesajlar. Yaşamında da öyledir zaten. Yani bu harikulade bir şey. Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmaz. Çok karamsar olduğumuz dönemlerde açarız telefonu Haldun Dormen’e. Deriz ki işte iyi akşamlar hocam nasılsınız siz çok özledik. Bir ses tonuyla “ne yapıyorsunuz bakayım” der. Buradan o karamsarlık gider çünkü açık bakıyor dünyaya. Şimdi Haldun Dormen’in yerine koyabileceğimiz hiç kimse yok ama yüreğimize su serpen sağ olsun Ömer Dormen var. O onun oğlu sonuçta onun kanı yani.

Hüseyin Ertan Sezgin; Dışarıda Haldun Dormen’i özlediğimiz zaman hocam koklayacağınızda bir Haldun Dormen var diye biliyorum. Ben çıkışta onu da göstereyim arkadaşlarımıza. Bir Haldun Dormen hatırası var Ömer Dormen’in hediye ettiği. Onun da fotoğrafını çeker. Sağ olsun Ömer ağabey. Hikâyesini anlatıyoruz. Ben verildiğine şahit oldum için biraz bildiğim için alttan ondan söylemişim.

Muhasebeden Tiyatroya: Bir Yönetmenin Eğitim Yolculuğu

Burcu Başpişirici: Muhasebe okumuşsunuz ama tiyatroyla uğraşıyorsunuz. Analitik bir zihin yapısıyla tiyatro arasında bir bağlantı görüyor musunuz, bu yola nasıl evrildiniz?

Çağlar İşgören: Sadece muhasebe değil; Ege’de Türk sanat müziği, Dokuz Eylül’de opera, sonra satış yönetimi, muhasebe ve işletme okudum — bazılarını yarıda bıraktım, bazılarından ayrıldım. Ama 21 yılım Haldun Dormen’in yanında geçti. Bir dönem bana “tiyatrodan ne anlarsın, git dört beş yıl okulda oku” muamelesi yapılmaya çalışıldı; 21 yıl Haldun Dormen’in yanında yaşayacağım. Hangimiz daha çok öğrenir ona halk karar versin. Akademik bilgiyle sahne becerisini birbirine üstün göstermeye çalışan, alaylı-okumuşu karşı karşıya koyan bu yaklaşımı doğru bulmuyorum,yapabilmek başka, bilmek başka bir şeydir.

Tabii bunları artık 50 yaşınıza geldiğinizde böyle anlıyorsunuz. Ama yani öyle korkunç şeyler yaşandı ki o dönemlerde. Ama sonra baktım ki mesele sadece yapabilmek. Yapmak istemek. Bu işe tutkuyla bağlı olmak. Ve soruduğunuz sorunun cevabı ise şu. Sadece muhasebeyle alakalı değil. Bütün mesleklerle alakalı tiyatro. Tiyatro anlatılamamış. Konuşulamamış. Benim elim senden daha üstün. Sen benim üstündesin. Ben senin üstündeyim diye devam etmiş. Eleştiri yerine saldırılarla yürümüş. Doğru düzgün halka ifade edilememiş bir sanat. Tiyatro bütün mesleklerle alakalı bilgiler. Ama muhasebe kısmında şunu net bir biçimde ifade etmeliyim ki. Tiyatro sahibiyseniz bir işletme sahibisinizdir. İşletme sahibiyseniz işletme okumanız size faydadır. Muhasebe bilmeniz size faydadır. Çok şükür ki okumuşum. İyi ki de okumuşum. Doğru. İyi ki de Haldun Dormen. Bazı yerlerde yeter artık oraya gitmeyeceksin. Bunu da yapmayacaksın. Öğrendiğinden daha fazla bir şey öğrenmeyeceksin. Uygularken zaten senin öğrendiğini de kimse öğrenemeyecek. Yap, devam et, işine bak demiş. Göksel Kortay ile beraber bunu gençliğime kazımışlar. Arka plandaki o okullar işletmemi ayakta tutmamı sağladı. İyi ki okumuşum. Ama o kadar çok kopmuşum ki ne artık onun değişen vergi kanununu bilirim ne bilmem ne. Hiçbir şeyini de bilmiyorum. Sadece ana temasına ana temelde bilgilerim kalmıştır. Ben tamamen tiyatroya kanalize olmaya çalışıyorum.

Sorduğunuz soruya dönersek: tiyatro yönetimi bütün mesleklerden beslenir. Ama özellikle şunu söylemeliyim — tiyatro sahibiyseniz aynı zamanda bir işletme sahibisinizdir; işletme ve muhasebe bilginiz size fayda sağlar. İyi ki okumuşum. Haldun Dormen ve Göksel Kortay, öğrendiğimi doğru yerde kullanmayı, gereğinden fazlasına takılmamayı öğretti. Bugün artık güncel mevzuatı değil, sadece temel bilgileri biliyorum; profesyonel mali müşavirlerim, hukukçularım (eşim de hukukçudur) işin teknik tarafını yürütüyor, ben tamamen tiyatroya odaklanıyorum.

Sahne Tozu Tiyatrosu: Bir Oyunculuk Okulu

Burcu Başpişirici: Sahne Tozu sadece özel bir tiyatro değil, aynı zamanda oyuncu yetiştiriyor — iki-üç yıllık bir eğitim süreci var sanırım. Bu süreci tamamlayanların yol haritasını nasıl şekillendiriyorsunuz?

Çağlar İşgören: Bir oyunu sahneye koymak; duruş, sahne matematiği, dekor, kostüm, ışık gibi bir dizi disiplini gerektirir. Sahne Tozu bunu bir-iki yıl boyunca öğretir. Kimi bu sürecin zorluğuyla ayrılır, kimi devam eder. Tiyatro tersine işleyen bir meslektir — herkes mesai bitince evine dönerken, biz oraya, akşam sekiz buçuktaki oyunumuza yetişiriz.

Yani bir kere bunu anlatmak lazım kişilere, insanlara. Şimdi burada tiyatroda farklı o kadar fazla dinamik var ki. Şimdi kişiler tiyatro yapmak istiyor ama yaşam izin vermiyor. Aile izin vermiyor. Konu komşu izin vermiyor. Bir sürü şey izin vermiyor. Ekonomik durumu izin vermiyor. Öğrencilik okulu bitirecek izin vermiyor. Toplumsal baskı izin vermiyor. Vermiyor. Bana da vermemişti.

Haldun Dormen benim için sihirli değnekti; ama tiyatro kimsenin malı değil — ne Shakespeare’in, ne Beckett’in, ne de benim. Sizin de değil. Kimsenin de değil. Bizden sonra devam edecek. 3 bin, 5 bin yıllık hikâye tiyatro. Yapmak isteyen biri varsa destekle arkadaş, destekle onu. Mantelite bu. Yapamazsın diye bir şey yok. Elinden geleni yapsın oluyorsa zaten olur. Olmuyorsa da halk zaten gelmez. Ya da yapamıyordur. Rezil olur gider yani. Yapamaz. Sahne onu üzerinde tutmaz zaten. Biz eğitimleri veriyoruz, sonra sahneye çıkarıyoruz. Ama sahneye çıkıcınca o insanlardan bazıları o tozu yutuyor, diyor ki ben bırakmak istemiyorum. Ama bizde de bitti, ben de bir daha oyun çıkartamam diyoruz. Yıllarım böyle geçti. Baktım ki bu insanlar gerçekten tiyatroya fayda sağlayabilir, illa oyuncu olmasına gerek yok. Yapmak isteyen varsa desteklenmeli. Eğitimlerimize gelenlerden bazıları sahneyi bırakamıyor; oyuncu olmasa da tiyatroya farklı biçimlerde katkı sunabiliyorlar, örneğin Ertan Bey’in mühendislik bilgisi sahnede mekanik çözümler için çok değerli oldu. Bu isteği reddetmek yerine, bir yıllık, ticari olmayan bir “yeni aktörlük” birimi kurdum; burada temel tiyatro eğitimi veriyoruz ve katılanlara tiyatronun gerçek, çoğu zaman gösterişsiz yüzünü gösteriyoruz. Paspas yapmaktan sahne kurmaya kadar her işi. Haldun Dormen bile ilk geldiğinde sandalye taşımıştı; tiyatro egodan arınmayı gerektirir, herkes sahnede eşittir.

Bir yıl sonra, devam etmek isteyenler kendi aralarında bir “Aktör Kulübü” oluşturdu; bu kulübün yönetim kurulu, katılmak isteyenleri mülakata alıp kendi dokusuna uygun kişileri seçiyor. Böylece tiyatroya katkı vermek isteyenlerle sosyal bir ağ da oluşuyor.

Hüseyin Ertan Sezgin: Herkesin her işi yaptığı bu ortamda, bugün başrol oynayan biri yarın halı yıkayabiliyor, kimse “ben niye burada bakıyorum” demiyor.

Çağlar İşgören: Demez; çünkü sahnede yaşanan mahcubiyet çok büyük bir risktir,metnini unutan biri anında rezil olabilir. Bu yüzden egoların, “ben biliyorum” tavrının oluşmasına izin vermeyiz; herkesin kendi görevi vardır.

Bedia Muvahhit Tiyatro Ödülleri

Burcu Başpişirici: Bu yıl Ekim ayında tekrar düzenlenecek olan Bedia Muvahhit Tiyatro Ödülleri nasıl başladı?

Çağlar İşgören: Haldun Dormen beni gençliğimde Afife Jale Tiyatro Ödülleri’ne davet etmişti; üç yıl boyunca törene katılmak istedim ama olmadı. Üçüncü kez ısrar edince “çok istiyorsan kendi şehrinde kendin yap” dedi. Kırılıp İzmir’de kendi ödül törenimi kurmaya başladım. Üçüncü düzenlemede Haldun abiyi davet ettim; bu girişimi görünce elini taşın altına koydu, ödüle “Bedia Muvahhit Tiyatro Ödülleri” adını verdi ve bir daha hiç bırakmadı. Bugün uluslararası bir törene, Dünya Tiyatro Ödülleri listesine giren bir organizasyona dönüştü. Diyorum ki: Afife Jale, Bedia’yı doğurdu ve o fitili yakan da yine Haldun Hoca oldu. Normalde tören mayıs ayının üçüncü pazartesisinde yapılırdı; bu sezon Haldun ağabeyi uğurladığımız için ödül töreni Ekim’e ertelendi, güzel sürprizlerle sizleri de bekliyoruz.

Özel Tiyatronun Avantajları ve Zorlukları

Burcu Başpişirici: Ülkemizde özel tiyatronun avantajları ve zorlukları nelerdir?

Çağlar İşgören: Özel tiyatroda daha özgürsünüz; ödenekli tiyatroların kendine has kuralları, kültürü ve doku sınırları vardır. Kendi yazdığınız bir oyunu daha rahat sahneleyebilirsiniz, tabii önce o metnin gerçekten “oyun” olup olmadığı tartışılır. On beş yıl kadar önce Haldun Hoca’ya müzikal yazacağımı söylediğimde, “sen kaç müzikal izledin de yazacaksın?” demişti; bu beni hem kırmış hem de doğru yola sokmuştu. Yıllar sonra, çokça müzikal izledikten sonra yazabildim.

Ekonomik tarafta ise özel tiyatro kira, vergi, elektrik, su, bakım masrafları gibi sürekli bir yük taşır; ödenekli tiyatrolarda bu kaygı daha azdır. Sevmediğim bir tip de var: sadece maaşını bekleyen, hiçbir şeyle uğraşmayıp unvanına güvenen kişiler. Süreci yaşamadan bir yere gelenlerle, o süreci bizzat yaşayıp gelenler aynı unvanı taşısa da aynı bilgi birikimine sahip olmayabilir.

Yerine Getirilemeyen Tek Hayal

Burcu Başpişirici: Haldun Dormen’le hayalini kurup da gerçekleştiremediğiniz bir proje var mı?

Çağlar İşgören: Tek bir şey kaldı: Haldun Dormen’ler gençliklerinde Göksel Kortay, Selçuk Yöntem gibi isimlerle hep yurt dışında yeni yıla girerlermiş. Ben bunu onunla yaşamak için çok uğraştım; bir keresinde Valencia’ya gidecektik ama pandemi araya girdi, olmadı. Bir tek o nasip olmadı. Ama sanatsal olarak o kadar güzel doyurdu ki. Ha biter miydi? Yetti mi? Yetmedi. Her zaman o açlığım yaşamın boyunca zaten devam edecek. Ama Haldun Dormen gibi bir ustadan alınabilecek şeyler çok fazlaydı. Çünkü onun da bir şey bilmesine gerek yoktu. Öyle hisli biriydi ki. Yani böyle dört işlemde dört işlemi çarpabilenler vardır ya. Siz hesap kitap yaparsınız o şak diye kafadan çarpar  işte öyle biriydi. Hisleriyle bu olmaz galiba derdi, böyleydi o şak diye söylerdi. Şipşak Haldun derdi kendine, Ben şipşak Haldun’um falan. Çok espritüel, çok keyifliydi. Ama hayal ettiğim her şeyi sundu. Salon, yönetmenlik, oyunculuk, yazarlık, eğitmenlik, salonlar, kavgalar, ihanetler, daha neler neler, bunları ben yaşıyorsam demek ki bir tiyatro sahibi yaptı beni. Prodüktör yaptı, organizatör yaptı. Yani ve orada ihanetleri de yaşadım, sahtekarlıkları yaşadım, mutlulukları yaşadım. vefayı yaşadım. Yaşamaya da devam ediyorum, inşallah da devam edeceğim. Her şeyi dolu dolu birlikte yaşadım. Her yaşadığım şeyde bunu ne yapacağım, şunu ne yapacağım diye sorma şansını verdi. Ama bir tek işte yeni yıla yurt dışında giremedim. O içimde kaldı. Bakalım bundan sonrasına.

Sanatsal olarak bana verdiği o kadar çoktu ki, bu açlık ömür boyu sürecek olsa da yeter demiyorum, ama keşke o da olsaydı.

Tanıtımlar
Künye
432. Sayı
MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI İZMİR ŞUBESİ ADINA SAHİBİ
Ziya Haktan Karadeniz
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Necmi Varlık
BÜLTEN YAYIN KOMİSYONU SORUMLU YÖNETİM KURULU ÜYELERİ
Burcu Başpişirici
YAYINA HAZIRLAYAN
Orhan Bilikvar
YAYIN TARİHİ
5 Ağustos 2026
YÖNETİM YERİ
MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi Anadolu Cad. No: 40 K: M2 Bayraklı - İZMİR
Tel: (232) 462 33 33
Faks: (232) 486 20 60
www.mmo.org.tr/izmir
Yerel Süreli Yayın
MMO İzmir Şube yayın organı MMO üyelerine ücretsiz gönderilir.
Gönderilen yazıların yayınlanıp
yayınlanmamasına, TMMOB Makina
Mühendisleri Odası İzmir Şubesi
Yönetim Kurulu karar verir.
Yayımlanan yazılardaki sorumluluk
yazarlarına ilan ve reklamlardaki sorumluluk ilanı veren kişi veya kuruluşa aittir.
Bülten’e gönderilen çeviri yazıların kaynağı mutlaka belirtilir. Gönderilen yazılar, yazarlarına geri verilmez.
Bu web sitesi çerez kullanmaktadır
Sitemizin çalışması için gerekli olan çerezleri kullanıyoruz. Siteyi kullanmaya devam ederek bunları kabul etmiş olursunuz.
Bizi Takip Edin
MMO İZMİR
MMO
TMMOB