
431. Bülten’den
Suyun Isındığı Yerde Direniş Başlar Türkiye yine ağır, yorucu ve can acıtıcı bir gündemin içinden geçiyor. Bir yanda gözaltılar, ev baskınları, yasak kararları, seçilmiş belediye […]

Suyun Isındığı Yerde Direniş Başlar Türkiye yine ağır, yorucu ve can acıtıcı bir gündemin içinden geçiyor. Bir yanda gözaltılar, ev baskınları, yasak kararları, seçilmiş belediye […]

5 Haziran Cuma günü İzmir’de bir hastane açılışında Rahmi Koç konuklara bir fıkra anlatır. Komik olacak fıkra ne hikmetse bir Kürt kadını konu alır. Doktor, […]

Muhtelif platformlarda mühendislik adaylarına ve görevli mühendislere verdiğim teknik eğitimlerde, başlamadan önce katılımcılara yönelttiğim “Mühendisin kelime anlamı nedir?” sorusuna aldığım doğru cevap sayısı %1’i geçmez. […]

Özet İnsan yerleşik hayata geçtiğinde yalnızca bir çatı kurmadı; sıcaklığı, nemi, temiz havayı ve dumanı yönetmesi gereken bir iç mekan oluşturdu. İklimlendirmenin tarihi, 1902’de Willis […]
Kadınların ve LGBTİ+’ların her yıl meydanlarda yüksek sesle “Ne oldu?” diyerek saydığı her biri birer yaşam olan isimler, yalnızca kaybedilenleri anmanın değil; unutturulmaya, münferitleştirilmeye karşı kurulan kolektif bir hafızanın parçasıdır. “Ne oldu?” sorusu; failler durmaksızın kadınları katletmeye devam ederken cezasızlık politikalarıyla dosyaları gizleyen, etkin soruşturma yürütmeyen, faili değil katledilen kadınları ve yaşamlarını yargılayan; iktidar eliyle örgütlenen nefret ve hedef göstermelerle LGBTİ+’ların yaşam hakkını elinden alan erkek egemen şiddetine karşı politik bir isyandır. Bu isyan ile kadınlar sormaya devam ediyor; Gülistan Doku’ya, Rojin Kabaiş’e, Yeldana Kaharman’a, Hande Kader’e, İlayda Zorlu’ya, Rojwelat Kızmaz’a, Yeşim Akpınar’a, İpek Er’e, Esma Kılıçarslan’a, Nadira Kadirova’ya, Feleknaz Keskin’e, Ejegül Ovezova’ya, Ecem Seçkin’e, Trans öğrenci Arya’ya NE OLDU?
KCDP verilerine göre; 2026 yılının ilk beş ayında 118 kadın öldürüldü, 132 kadın şüpheli olarak ölü bulundu. Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri gerçeğini görünür kılmak kadar, bu şiddeti önlemeye yönelik somut politikaların hayata geçirilmesi de devletin yükümlülüğü iken ne yazık ki ilgili bakanlıklar kadın cinayetlerine ilişkin verileri sistematik biçimde tutmuyor, kamuoyunu bilgilendirmiyor, cezasızlık politikalarıyla failleri koruyarak şiddetin sürmesine zemin hazırlıyor.
6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanmaması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, yargı süreçlerinde yeterli delillerin toplanmaması, delillerin karartılması, dosyaların gizli yürütülmesi, “intihar” denilerek kapatılmaya çalışılması ve tüm cezasızlık politikaları her geçen gün yaşadığımız güvencesizliği daha da derinleştirmiştir. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin en az olduğu dönem, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 2011 yılı. Uygulanmamasına rağmen erkeklerde ceza alacağı algısı oluşturduğunu takip ettiğimiz davalardan, duruşma salonlarında sözleşmeden çekilenlere teşekkür eden faillerden biliyoruz.
Şiddet başvurusu alan kadın derneklerinin raporlarına baktığımızda; kolluğa, savcılığa şikayette bulunulmuş fakat süreç, kadını korumaktan ziyade çoğu zaman kadının öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.
İktidarın yarattığı bu politikada, boşanmak isteyen kadınlar tehditlerle evliliğine devam etmek zorunda kalabiliyor, 6284 sayılı kanundan yararlanmak isteyen kadınlar kolluk tarafından keyfi uygulamalarla geri gönderiliyor. Şiddet başvurusu alan kadın derneklerinin raporlarına baktığımızda; kolluğa, savcılığa şikayette bulunulmuş fakat süreç, kadını korumaktan ziyade çoğu zaman kadının öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.
Aile içerisindeki şiddeti görmezden gelen sistem, aileyi kutsayan, erken yaşta evlilikleri teşvik eden; nafaka hakkı, boşanma süreçleri ve aile arabuluculuğu gibi kadınların yaşamını doğrudan etkileyen konuları ve LGBTİ+’lara karşı nefreti körükleyen düzenlemeleri “yargı paketleri” üzerinden yeniden tartışmaya açarak, şiddeti görünmez kılmaya ve erkek egemenliğini güçlendirmeye devam ediyor. “Güvenlik” gerekçesiyle hayata geçirilen baskıcı politikalar, şiddetin toplumsal zeminde meşrulaştırılmasına hizmet ederken; toplumu koruma iddiasıyla sunulan bu yöntemler, gerçekte güvenliği sağlamak yerine güvensizliği derinleştirerek kadınlar, LGBTİ+’lar ve diğer dezavantajlı gruplar için şiddetin daha kolay üretildiği ve sürdürülebildiği bir ortam yaratmaktadır.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Barış aktivisti ve sosyolog Cynthia Cockburn’un işaret ettiği gibi, savaş ile gündelik yaşam arasında keskin bir sınır yoktur; patriyarka, savaşın yöntemlerini barış zamanında da üretmeye devam eder. Gözaltında işkence, cinsel şiddet, güvenlik güçleri eliyle gerçekleştirilen hak ihlalleri, delillerin karartılması ve cezasızlıkla örülen koruma mekanizmaları, savaşın olağanüstü araçlarının gündelik pratiklere dönüştürüldüğünü göstermektedir. Kadın bedeni ve LGBTİ+ bedeni üzerinde kurulan tahakküm, yalnızca toplumsal cinsiyet rejiminin değil, aynı zamanda güvenlik politikalarının da temel araçlarından biri haline gelmiştir.

Fotoğraf: Evrensel Gazetesi
Her tarafı devletin güvenlik kameraları ve kolluk güçleriyle dolu olan Dersim’de, 05.01.2020 tarihinden beri hala kayıp olan ve bedeni bulunamayan Gülistan Doku’nun ailesi ve kadın örgütlerinin 6 yıllık ısrarlı mücadelesi sonucunda dosyaya atanan yeni savcıyla birlikte davanın seyrinin değiştiğini gördük. Bir kaç ay sonra AKP Milletvekili Salim Ensarioğlu taşra üniversitelerinde öğrencilere yönelik organize bir cinsel istismar ağı olduğunu, içinde polislerin ve askerlerin yer aldığını söylemiş, söz konusu üniversitelerin arasında Munzur Üniversitesi’ni de saymıştı.
Savaşın toplumsal sonuçlarına karşı barış mücadelesi yürüten “Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi”, Gülistan Doku cinayetinin açığa çıkardığı suç ilişkilerini ve devlet-erkek şiddetini görünür kılmak amacıyla geçtiğimiz günlerde Dersim’e giderek, yereldeki kadın kurumları ve Munzur Üniversitesi öğrencileriyle bir araya geldi ve ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Bu metinde, 9 bin öğrencisi bulunan Munzur Üniversitesi’nde yaklaşık 10 bin güvenlik görevlisinin bulunduğunu; deprem gerekçesiyle valilik, adliye gibi kurumların kampüs içine taşınmasından kaynaklı kolluk güçleri ve askerlerin kampüste serbestçe dolaşabildiğini ancak kadın platformlarının kampüse girişinin engellendiğini; neredeyse her kadının uğradı taciz ve cinsel şiddet olaylarını, bu şiddete ilişkin şikayetlerin üzerinin örtülmesini ve şikayette bulunan kadınların korunmak yerine baskı altına alındığını kamuoyuyla paylaştılar.
Bu coğrafyalarda militarizm ve savaş pratikleriyle kurulan şiddet rejiminin; meşrulaştırılan ve görünmez kılınan suçların, cezasızlık politikalarıyla zamanla tüm topluma yayıldığını ve gündelik yaşamın olağan şiddet pratiğine dönüştüğünü görmekteyiz.
Tanıklıklardan ve davalardan görüyoruz ki, Gülistan Doku cinayeti münferit bir olay değildir. 1990’lardan bugüne Batman’daki “kadın intiharlarından” bugünkü “şüpheli ölümlere” uzanan cezasızlık zırhı, kadınlara yönelik sistematik savaş politikasının ve savaş siyasetiyle beslenen erkek egemenliğinin bütün coğrafyaya yayılan örgütlü biçimidir. Bu coğrafyalarda militarizm ve savaş pratikleriyle kurulan şiddet rejiminin; meşrulaştırılan ve görünmez kılınan suçların, cezasızlık politikalarıyla zamanla tüm topluma yayıldığını ve gündelik yaşamın olağan şiddet pratiğine dönüştüğünü görmekteyiz.
Biz kadınlar ve LGBTİ+’lar aynı erkek egemen sistemin hedefiyiz. Politik olarak dışlanıyoruz, katlediliyoruz; failler cezasızlık zırhıyla korunup, “haksız tahrik” indirimlerleriyle ödüllendirilirken, işkenceyle katledilen yaşamı elinden alınan kadınlar ve translar mahkeme salonlarında yargılanıyor. Yaşam biçimleri, kimlikleri, kıyafetleri, ilişkileri ve varoluşları sorgulanıyor.
LGBTİ+ karşıtı nefret politikaları ve “yargı paketleri” ile transların yaşam hakkını doğrudan hedef alan düzenlemeler de aynı savaş siyasetinin, aynı erkek egemen şiddet rejiminin devamıdır. Patriyarka, nefret üretmeden, toplumu ayrıştırmadan varlığını sürdüremeyeceğini biliyor.
Böylesi bir kırım karşısında bizi koruyabilecek tek güç kesişimsel mücadelemiz ve örgütlülüğümüzdür. Onca baskıya rağmen kadın ve LGBTİ+ hareketinin ortak direnişi sayesinde haklarımızı hedef alan düzenlemeler geri çekilmiş, “yargı paketleri” karşısında toplumsal muhalefet büyümüş; yıllarca kapatılmak istenen dosyalar yeniden açılmış, unutturulmak istenen kadınların ve LGBTİ+’ların isimleri meydanlarda yeniden haykırılmış, davaların seyri değiştirilmiştir. Faillerin dayandığı cezasızlık ne kadar örgütlüyse, yaşamı savunanların dayanışması da o kadar örgütlüdür. Bu yüzden vazgeçmeyeceğiz; kaybettiklerimizin isimlerini anmaya, “Ne oldu?” diye sormaya, adalet talebini büyütmeye, kadınların ve LGBTİ+’ların yaşam hakkını birlikte savunmaya devam edeceğiz.
https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler
Cynthia Cockburn; Buradan Baktığımızda Kadınların Militarizme Karşı Mücadelesi
