Makbul Bedenler, Maktül Benlikler

Geçen mayıs ayında anneler gününü kutladık; fakat gündem bugüne ilişkin bir reklam ile farklı bir yöne kaydı. Beyaz eşya üreticisi bir firma reklamında “patili canlarımızın insan anneleri”ni de etki alanına sokmak isterken başka odakların dikkatini çekmişti. Bireyin kendi bedeni üzerinde egemenliğini üstü örtülü bir şekilde ortaya koyması, toplumun beka sorununa yine bir tehdit olarak algılandı. Meğerse çocuk sahibi olmak bireysel bir tercih değilmiş, iktidarın uzun vadeli olarak kadının üzerine yüklediği bir yurttaşlık göreviymiş, tekrar hatırladık…

Demografik çöküşü engelleme ve “seçkin” bir nüfus yapısını inşa etme gibi ulvi bir görev ile donatıldığımızı; hatta bu görevi yerine getirirken yöntemin de ancak “normal doğum” olursa “doğal” olacağını Süperlig’in güzide erkek futbolcularından öğrendik. “Kamusal Üretim Sorumluluğu”muzun çerçevesi iyice belli oldu artık. Stratejik üretim hattımız hayırlı uğurlu olsun…

Bu bulanık suların bize getirdiği ise bedenimizin kolektif devlet aklına ve beklentilerine göre şekillendiği, özgür irademizden arınmış bir üretim aracı olarak kabul gördüğü, teknolojik bir kurguya indirgendiğimiz yeni bir krizden başka bir şey değil ne yazık ki…

Zor olanı söyleyerek başlayalım; ebeveyn-çocuk ilişkisi doğal bir deneyim değil artık, soğuk ve mekanik bir kurumsal üretim faaliyeti.

En mahrem alanlarımızı “teknobro”ların bizim için özenle geliştirdikleri oyuncaklar üzerinden kaybederken dijital olarak izlenmeye de rıza gösteriyoruz. Hiper-denetlenen bu düzende çocuk sahibi olma ve yetiştirme “süreçleri”nin standartlaşması da kaçınılmaz hale geliyor doğal olarak. Tam teşekküllü gözetim toplumuna hoş geldiniz! Bu yeni evrende ebeveynlik bir imtiyaz ama en kurumsalı elbette  egemen güçlerin onayladığı… 70’lerin Yeşilçam filmlerine, 80’lerin TRT dizilerine nostalji tüm bu evrenin içinde yabancılaşma hissi ile bağını kopartma çabası… Zor olanı söyleyerek başlayalım; ebeveyn-çocuk ilişkisi doğal bir deneyim değil artık, soğuk ve mekanik bir kurumsal üretim faaliyeti.

Sosyolog Michel Foucault’un biyopolitika üzerinden anlattığı gibi modern devlet artık bireyin bedeni üzerinde “öldürme veya yaşatma” egemenliğinin üzerine çıkarak yaşamın her hattına nüfuz eden adeta bir mühendislik tasarımına evrilmekte.  Başka bir ifadeyle nüfusu, yaşam kalitesini ve sosyal mirası yöneten devasa bir “yaşam laboratuvarı” işletmeciliğine dönüşmekte. Bireyin varoluşu, klasik insan gücü olma anlayışının ötesinde stratejik sermaye olarak tasarlama politikası içinde kendini bulmakta.

Geçtiğimiz yüzyılda tarihin acı sayfalarına gömdüğümüz öjenik düşünce şekli ise kendini yeni formlarda “kendine yontulu düşünce özgürlüğü” kisvesi altında göstermekte. Biyolojik mükemmellik arayışı ideolojik mükemmellik arayışına dönüşüyor. “Her şey daha iyi bir toplum için….” savına toplum rızasını almak o kadar da zor değil. Bu rıza ile egemen güç destekli steril bir kast sisteminin dönüşümü gerçekleşir. Yeni toplumsal mühendislik çağında seçilmiş bir elitin inşası elbette kaçınılmaz ve meşru.

Covid-19 Pandemisi egemen gücün denetim aygıtları lehine önemli bir fırsat oldu. Eskiden kişisel verilerimizi özel alanımızın önemli bir parçası olarak görürken hapsolduğumuz evimizden dışarı çıkmak bu kalede açılan gedik sayesinde gerçekleşti. Zamanla alanlarımız bir laboratuvar, davranış şeklimiz ise bir “yurttaşlık üretimi” pratiği haline geldi. Özgür iradenin nefes alacağı alan hızla küçülürken birey kendi yaşam alanında bile egemen güce ait aklın soğuk ve sürekli denetimi altında yaşayan bir nesneye dönüştü.

Bu evcilleştirme süreci, ruhun spontanlığını risk olarak kodlarken, ya bir makinanın dişlisi olma ya da bir yabancılaşma hissine hapsolmaktan başka bir şans da vermemekte.

Kısaca mahremiyetin sınırlarının kalktığı “dijital totalitarizm” evresine hoş geldik! Özel alanımız olarak addettiğimiz kozamızdan kendi rızamızla sürekli bir kayıp vermeyi kabul üzerine yaşamımızı kurduk bile. Duygu ve şefkatten arındırılmış egemen güç aygıtı için insan yaşamı biyopolitik denetimin en uç ve en istilacı uygulama alanı artık.

Bu yoksun olma hali toplumun insani yönünü de törpüleyerek mekanik bir hale dönüşümünün en acı izleği. Toplumdaki bireyler arasındaki duygusal bağ, ideolojiye ya da norma uygunluğa kurban edilirken sevgi yerini “nitelikli yurttaşlık” rekabetine bırakmakta. Bu evcilleştirme süreci, ruhun spontanlığını risk olarak kodlarken, ya bir makinanın dişlisi olma ya da bir yabancılaşma hissine hapsolmaktan başka bir şans da vermemekte.

Tam da bu noktada Sosyolog Ervin Goffman’ın dramaturji perspektifinden bakmak durumu daha anlamlı hale getirebilir. Sistem içinde kabul görmek ve itibar kaybı yaşamamak adına “iyi” bir performans sergilemek zorunluluğu sahne önünde gerçekleşirken, sahnenin arkasında ise duygu ve davranışları gizleme mücadelesi vardır. Makbul olmak tam da bunu gerektirir çünkü. Bireyin yaşamı ile egemen gücün otoritesini meşrulaştırdığı ve sürekli kendini onaya sunduğu bir tiyatro performansıdır artık. Tamamen duygusal emeğe dayalı bir tiyatro.

Öte taraftan ekonomik ve kültürel sermayeye hâkim olan “seçkin elitler” toplum içinde varoluşlarını kolaylıkla tekelleştirmekte ve bu imtiyazlı konumlarını gelecek nesillere “kaliteli bir miras” tadında aktarabilmektedir. Buna karşılık ayrıksı sınıftakiler “yetersiz ve uyumsuz” olarak kodlanarak adeta toplumun “persona non grata”sına dönüşür. Kabul görme halinin bu şekilde seçkinler lehine gasp edilmesi sosyal kapasitenin bir mülkiyet biçimine dönüştüğü yeni bir kast sistemini doğurmakta, bu düzende “davranış hakkı” sadece ekonomik ve kültürel sermayesini ispat edenlerin erişebildiği bir lüks haline gelmekte.

Bu sosyal ayrışmayı elitler için kaynakların sınırsız ve sorunsuz sağlandığı mekânsal ayrışma alanlarına da dönüştürmek mümkün elbette. Steril hayatın giriş bileti “makbul” hale getirilen hayatların önüne çıkan bir hediye. Fakat herkesin “dik dur eğilme” eşiğini aşması o kadar da kolay değil ve gelecek nesillerin ihtiyaç duyacağı sıçrama tahtasını kaçırmasına sebep olması da çok olası.

İşte bu şartlar altında toplum içindeki ilişkilerimiz, doğallığını kaybedip bir laboratuvar ürünü haline gelmekte. Kadim dinamiklerimizin sonucu oluşmuş sevgi ve şefkat pratiklerinin silindiği, mahrem sığınakların yok edildiği, özgürlüğün yitirildiği bir tiyatro sahnesidir elde kalan. Derin yabancılaşma kendini tekrar ve tekrar üretir. Elindeki seçeneklerden biri konfor alanının sınırlarını korumak adına insanı insan yapan tüm o özgünlüğünü feda ederek, bu eksikliği “huzur” adı altında satan bir sistemin yapı taşına dönüşmektir. Yalan bir otosansür mekanizmasıdır. İnsanın gerçek kişiliği ile maskesi arasındaki ince çizgi silikleşir, kimliksizleşir.

İnsanı insan yapan şeyin kendisine çizilen rotada yürümek değil, hayatın karşına çıkardığı cam kırıklarının üzerinde ayakta kalma çabası olduğunu göstermektir.

Diğer seçenek ise “ayrıksı” olmak diye özetlenebilir. Sistemin kör noktasında ruhun prangalarından kurtulduğu doğal ritmine kaçıştır bu hal. Onaylı performansı elinin tersi ile itip kendi özgürlük alanını var etmektir. Kısaca insan onurunun son sığınağını kurmaktır. Tüm sosyal “kusurlarını” bir nişan gibi taşımaktır. İnsanı insan yapan şeyin kendisine çizilen rotada yürümek değil, hayatın karşına çıkardığı cam kırıklarının üzerinde ayakta kalma çabası olduğunu göstermektir.

İnsan olmanın anlamı da tam burada ortaya çıkar. Makbul olmanın vaat ettiği güven ile özgür olmanın göze aldığı belirsizlik arasındaki seçimde…Belki konforlu sularda yüzmeyeceğiz. Belki dalgalar bizi yoracak, rüzgâr yönümüzü değiştirecek, ayağımızın altına yine cam kırıkları serilecek. Ama her yaraya rağmen kendi rotamızı kendimiz çizeceğiz. Çünkü gerçek huzur, itaatin sağladığı sessizlikte değil; insanın kendi vicdanıyla kurduğu özgürlükte saklıdır. Ve özgürlüğün bedeli ne olursa olsun, onun bıraktığı tat hiçbir konforun sunamayacağı kadar gerçektir.


Kaynaklar

Foucault, M., (2023), Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları

Goffman, E., (2020), Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, Metis Yayınları

Gönç Savran, T., Güneş, F., Suğur. S., Güllüpınar, F., (2013), Klasik Sosyoloji Tarihi, Anadolu Üniversitesi

Tanıtımlar
Künye
431. Sayı
MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI İZMİR ŞUBESİ ADINA SAHİBİ
Ziya Haktan Karadeniz
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Necmi Varlık
BÜLTEN YAYIN KOMİSYONU SORUMLU YÖNETİM KURULU ÜYELERİ
Burcu Başpişirici
YAYINA HAZIRLAYAN
Orhan Bilikvar
YAYIN TARİHİ
6 Temmuz 2026
YÖNETİM YERİ
MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi Anadolu Cad. No: 40 K: M2 Bayraklı - İZMİR
Tel: (232) 462 33 33
Faks: (232) 486 20 60
www.mmo.org.tr/izmir
Yerel Süreli Yayın
MMO İzmir Şube yayın organı MMO üyelerine ücretsiz gönderilir.
Gönderilen yazıların yayınlanıp
yayınlanmamasına, TMMOB Makina
Mühendisleri Odası İzmir Şubesi
Yönetim Kurulu karar verir.
Yayımlanan yazılardaki sorumluluk
yazarlarına ilan ve reklamlardaki sorumluluk ilanı veren kişi veya kuruluşa aittir.
Bülten’e gönderilen çeviri yazıların kaynağı mutlaka belirtilir. Gönderilen yazılar, yazarlarına geri verilmez.
Bu web sitesi çerez kullanmaktadır
Sitemizin çalışması için gerekli olan çerezleri kullanıyoruz. Siteyi kullanmaya devam ederek bunları kabul etmiş olursunuz.
Bizi Takip Edin
MMO İZMİR
MMO
TMMOB