
431. Bülten’den
Suyun Isındığı Yerde Direniş Başlar Türkiye yine ağır, yorucu ve can acıtıcı bir gündemin içinden geçiyor. Bir yanda gözaltılar, ev baskınları, yasak kararları, seçilmiş belediye […]

Suyun Isındığı Yerde Direniş Başlar Türkiye yine ağır, yorucu ve can acıtıcı bir gündemin içinden geçiyor. Bir yanda gözaltılar, ev baskınları, yasak kararları, seçilmiş belediye […]

5 Haziran Cuma günü İzmir’de bir hastane açılışında Rahmi Koç konuklara bir fıkra anlatır. Komik olacak fıkra ne hikmetse bir Kürt kadını konu alır. Doktor, […]

Muhtelif platformlarda mühendislik adaylarına ve görevli mühendislere verdiğim teknik eğitimlerde, başlamadan önce katılımcılara yönelttiğim “Mühendisin kelime anlamı nedir?” sorusuna aldığım doğru cevap sayısı %1’i geçmez. […]

Özet İnsan yerleşik hayata geçtiğinde yalnızca bir çatı kurmadı; sıcaklığı, nemi, temiz havayı ve dumanı yönetmesi gereken bir iç mekan oluşturdu. İklimlendirmenin tarihi, 1902’de Willis […]
Gerçeği bükmez; Görünür Kılar
Barış Üzerine Feminist Notlar – 4
Barış çoğu zaman büyük kırılmaların ardından konuşulur. Savaşın, çatışmanın, açık şiddetin, yıkımın ve ölümün görünür hale geldiği anlarda. Oysa yaşamı çözen her şiddet gürültülü değildir. Bazı şiddet biçimleri patlamaz; sızar. Bir anda yıkmaz; zamana yayılır. Bedeni, toprağı, dili, hafızayı ve umudu ağır ağır aşındırır. Bu yüzden barışı silahların susmasıyla ölçmek, yaşamın sessizce eksildiği yerleri görmemek anlamına gelir.
Tam da bu nedenle yavaş şiddet zarar vermenin ötesine geçerek tahribatı görünmez kılar ve bir alışkanlık düzeni üretir.
Rob Nixon’ın “yavaş şiddet” kavramı, tam da bu görünmez aşınmayı düşünmek için güçlü bir zemin sunar. Nixon’a göre şiddet her zaman ani, dramatik ve seyredilebilir değildir; kimi zaman yavaş ilerler, mekâna siner, kuşaklara yayılır ve olağan hayatın içine karışır. Zehirlenen su, solunamaz hava, kuruyan toprak, güvencesiz emek, ertelenen adalet, kalıcı yoksulluk, sürekli korku ve geleceksizlik duygusu bu şiddetin biçimleridir. Bunlar çoğu zaman felaket olarak değil, hayatın “normal” yükü olarak sunulur. Tam da bu nedenle yavaş şiddet zarar vermenin ötesine geçerek tahribatı görünmez kılar ve bir alışkanlık düzeni üretir.

Feminist barış (1), barışı salt savaşın ya da açık çatışmanın sona ermesi olarak değil, yaşamı mümkün kılan ilişkilerin adil, eşitlikçi ve özgürleştirici biçimde yeniden kurulması olarak düşünür. Bu yaklaşım için barış, devletlerin masasında imzalanan bir mutabakatla sınırlı değildir; evin içinde, sokakta, işyerinde, mahkemede, doğayla kurulan ilişkide ve beden üzerindeki söz hakkı mücadelesinde sınanır. Kadınların yaşam hakkının güvence altına alınmadığı, bakım emeğinin görünmez kılındığı, yoksulluğun kadınlaştığı, doğanın talan edildiği, bazı hayatların daha az değerli sayıldığı bir düzende barış sadece eksik değil, aynı zamanda yanıltıcıdır. Feminist barış bu nedenle sessizleştirilenlerin sesini, değersizleştirilen hayatların yasını, görünmez emeğin politik anlamını ve kırılganlığın ortaklığını merkeze alır. Barışı bir “düzen” meselesi olmaktan çıkarıp adalet, bakım, özgürlük ve yaşamın eşit değeri üzerine kurulu etik-politik bir imkân olarak yeniden tanımlar. Bu anlamda barış, bir sessizlik hali değil; adaletin, bakımın, özgürlüğün ve yaşamın eşit değerinin kurucu ilke haline gelmesidir.
Yavaş şiddetin en tehlikeli yanı, kendini kader gibi göstermesidir. Kadınların yükü “fedakârlık”, yoksulluk “kaçınılmazlık”, ekolojik yıkım “kalkınma”, güvencesizlik “piyasa gerçeği”, korku ise “tedbir” adıyla meşrulaştırılır. Böylece politik tercihlerin sonucu olan eşitsizlikler, hayatın doğal akışıymış gibi kabul ettirilir. Şiddet, bedene yönelen bir saldırı olmaktan çıkar; düşünme biçimlerini, duyguları ve toplumsal tahayyülü de kuşatır.
Bir toplumda korku yaygınlaştığında salt bireysel kaygılar değil; korkuyu yönetim tekniğine dönüştüren politik dil de tartışılmalıdır.
Bu noktada feminist barışın imkânı, önce adlandırma cesaretinde belirir. Çünkü görünmez kılınan şiddet adlandırılmadıkça, barış da eksik bir kavram olarak kalır. Bir kadın öldürüldüğünde sadece fail değil; cezasızlığı mümkün kılan hukuk düzeni, erkekliği ayrıcalık olarak kuran kültür, ekonomik bağımlılığı derinleştiren politikalar ve aileyi kadınların özgürlüğü pahasına kutsallaştıran söylemler de sorgulanmalıdır. Bir orman yok edildiğinde yalnızca ağaçlar değil; yaşamı kaynağa, doğayı metaya, geleceği kâra indirgeyen zihniyet görünür kılınmalıdır. Bir toplumda korku yaygınlaştığında salt bireysel kaygılar değil; korkuyu yönetim tekniğine dönüştüren politik dil de tartışılmalıdır.
Feminist barış bu yüzden edilgen bir huzur arayışı değildir. Aksine, barışın nerelerde eksildiğini görme ve eksilmenin kaynağına müdahale etme iradesidir. Nerede bir hayat daha fazla susmaya, beklemeye, katlanmaya ve kaybetmeye zorlanıyorsa; nerede bakım tek taraflı bir yük, emek görünmez bir zorunluluk, beden denetlenebilir bir alan, doğa sınırsız bir kaynak, yoksulluk ise kişisel kader gibi sunuluyorsa; orada barış çoktan yaralanmıştır.
Hayatta kalmak, korkmadan, eksilmeden, değersizleştirilmeden, yas tutulabilir ve korunabilir bir hayat olarak tanınarak yaşayabilmektir.
Bugün belki de en büyük tehlike, büyük felaketlerden çok küçük alışmalardır. Kadın cinayetlerine, iş cinayetlerine, çocuk yoksulluğuna, gençlerin umutsuzluğuna, hukukun eğilip bükülmesine, doğanın yağmalanmasına, korkunun gündelik dile yerleşmesine alışmak… Alışmak, yavaş şiddetin en sessiz suç ortaklığıdır. Çünkü insan alıştığında, eksilen şeyin adını koyamaz hale gelir: Güven mi eksilmiştir, adalet mi, özgürlük mü, umut mu, birlikte yaşama iradesi mi? Feminist barış, tam da bu alışmayı reddeden bir politik duyarlılıktır. Barışın imkânı, görünmeyeni görmeye, olağan sayılanı sorgulamaya, sessizce aşınanı yeniden savunmaya başladığımız yerde doğar. Çünkü barış hem ölümün engellenmesi hem de yaşamın onurlu biçimde sürdürülebilmesidir. Hayatta kalmak, korkmadan, eksilmeden, değersizleştirilmeden, yas tutulabilir ve korunabilir bir hayat olarak tanınarak yaşayabilmektir.
Bu nedenle bugün sormamız gereken “Savaş nerede?” sorusundan ibaret değildir. Daha derin, daha rahatsız edici ve belki de daha dönüştürücü soru şudur: Barış nerelerde sessizce eksiliyor?
Bu soruya verilen her dürüst yanıt, feminist barışın imkânını da gösterir. Çünkü barış, gürültünün bitmesiyle değil; yaşamı sessizce kemiren şiddetin görünür kılınması ve durdurulmasıyla başlar.
