
431. Bülten’den
Suyun Isındığı Yerde Direniş Başlar Türkiye yine ağır, yorucu ve can acıtıcı bir gündemin içinden geçiyor. Bir yanda gözaltılar, ev baskınları, yasak kararları, seçilmiş belediye […]

Suyun Isındığı Yerde Direniş Başlar Türkiye yine ağır, yorucu ve can acıtıcı bir gündemin içinden geçiyor. Bir yanda gözaltılar, ev baskınları, yasak kararları, seçilmiş belediye […]

5 Haziran Cuma günü İzmir’de bir hastane açılışında Rahmi Koç konuklara bir fıkra anlatır. Komik olacak fıkra ne hikmetse bir Kürt kadını konu alır. Doktor, […]

Muhtelif platformlarda mühendislik adaylarına ve görevli mühendislere verdiğim teknik eğitimlerde, başlamadan önce katılımcılara yönelttiğim “Mühendisin kelime anlamı nedir?” sorusuna aldığım doğru cevap sayısı %1’i geçmez. […]

Özet İnsan yerleşik hayata geçtiğinde yalnızca bir çatı kurmadı; sıcaklığı, nemi, temiz havayı ve dumanı yönetmesi gereken bir iç mekan oluşturdu. İklimlendirmenin tarihi, 1902’de Willis […]
Özcan Alper sinemasıyla ilk kurduğum bağın adı Sonbahar olmuştu. O filmin bıraktığı duygu yıllar geçmesine rağmen hâlâ içimde bir yerde duruyor. Bu yüzden Erken Kış’ı izlerken ister istemez onu Sonbahar ile kıyasladım. Sonbahar kadar güçlü bulmadım belki, ama bu filmin etkisini azaltmıyor. Tam tersine, film bittikten sonra da zihnimde dolaşmayı sürdüren sorular bıraktı.
Sisin içine gizlenmiş yollar, yağmurun eksik olmadığı gökyüzü, denizin sertliği…
Belki de beni en çok etkileyen şeylerden biri filmin bir yol filmi olmasıydı. Yolculuk, burada yalnızca fiziksel bir hareket olarak kullanılmıyor çünkü varılan yerden çok, yol boyunca insanın kendisiyle karşılaşmasını anlatırlar. Erken Kış da tam olarak bunu yapıyor. Lia’nın Gürcistan sınırına doğru ilerleyişi aslında geçmişiyle, anneliğiyle, kayıplarıyla ve kendi bedeni üzerinde söz sahibi olabilme mücadelesiyle yüzleşmesinin hikâyesi. Bir yandan da film bana yeniden Doğu Karadeniz’in büyüsünü hatırlattı. Özcan Alper’in kamerası o dağlara her döndüğünde aynı hissi yaşatıyor. Sisin içine gizlenmiş yollar, yağmurun eksik olmadığı gökyüzü, denizin sertliği… Bu coğrafya onun filmlerinde sadece dekor değil. Karakterlerin iç dünyasının bir uzantısı gibi. Bazen bir yüzün anlatamadığını bir dağın sessizliği anlatıyor.

Özcan Alper’in sineması genellikle politik bir sinemadır. Ancak odağını hiçbir zaman doğrudan siyasete çevirmez. Toplumsal meseleleri insanların hayatlarında bıraktığı izler üzerinden anlatır. Bu yönüyle Erken Kış, Sonbahar’ı anımsatıyor. Her iki filmde de karakterlerin yalnızlıkları ve kayıpları, kişisel hikâyeleri aşarak toplumsal gerçekliğe açılıyor.
Erken Kış, ilk bakışta bireysel bir yolculuğu anlatıyor gibi görünse de göçün, savaşın, ekonomik eşitsizliğin, beden politikalarının ve aidiyet arayışının izleri filmin her köşesine sinmiş durumda. Özellikle Ukrayna-Rusya savaşının hikâyenin arka planındaki varlığı beni düşündürdü. Savaş çoğu zaman haritalarla ve cephelerle anlatılıyor. Oysa savaşın görünmeyen yüzünde kadınlar var. Evlerini kaybeden, bedenleri üzerinde söz hakkını kaybeden, hayatları başkalarının kararlarıyla şekillenen kadınlar…
İnsan bedeni hangi sınıra kadar kiralanabilir? Annelik duygusu bir sözleşmenin maddelerine sığdırılabilir mi?
Lia da biraz böyle bir karakter. Onu yalnızca taşıyıcı annelik yapan bir kadın olarak görmek mümkün değil. Film boyunca Lia’ nın bedeninin nasıl bir pazarlık alanına dönüştüğünü izliyoruz. Kendi ekonomik koşulları, savaşın yarattığı belirsizlik ve başkalarının ebeveynlik arzusu arasında sıkışmış bir kadın o. Çocuğu doğuran kişi olmasına rağmen çocuğun sahibi sayılmıyor. Bu durum ister istemez şu soruyu sorduruyor: İnsan bedeni hangi sınıra kadar kiralanabilir? Annelik duygusu bir sözleşmenin maddelerine sığdırılabilir mi?
Filmde mağdur olan tek kadın Lia değil; hikayenin en sessiz mağdurlarından biri de Handan. Onu çoğu zaman görmüyoruz, sesini duyuyoruz. Ancak yokluğu bile hikâyenin içinde hissediliyor. Çocuk sahibi olma arzusu, yılların biriktirdiği hayal kırıklıkları ve evliliğin içindeki görünmez çatlaklarla yaşayan bir kadın… Üstelik Ferhat’ın kararsızlıklarının ve geçmişte aldığı kararların yükünü de taşıyor. Filmi izlerken zaman zaman şunu düşündüm: Erkeklerin yaşadığı duygusal karmaşaların bedelini çoğu zaman kadınlar ödüyor. Lia başka bir biçimde, Handan başka bir biçimde… Biri bedeni üzerinden, diğeri duyguları üzerinden yaralanıyor. Bu nedenle film yalnızca taşıyıcı annelik üzerine değil, erkek kararlarının kadın hayatlarında bıraktığı izler üzerine de bir hikâye.
İkisi de sessizdi ama varlıkları Ferhat’ın taşıdığı yükü anlatmaya yetiyordu.
Ferhat karakteri ise bu iki kadın arasında kalmış bir ruh haliyle karşımıza çıkıyor. Alternatif; Lia’ya karşı hissettikleri hiçbir zaman yalnızca bir aşk ya da fiziksel çekim gibi gelmedi. Daha çok, yaşamında eksik kalan bir parçayı yeniden bulma isteğini yansıtıyordu. Lia, Ferhat’a zamanla yitirdiği heyecanı ve yaşama dair unutulmuş duyguları hatırlatıyor gibiydi. Ancak bu fark ediş, bir adım atma cesaretine dönüşemediğinde yerini vicdani bir yük alıyor. Ferhat’ın içine kapanık tavrı da tam burada anlam kazanıyor. Çünkü bazen insanın içinde tuttuğu sözler, dile getirdiklerinden çok daha güçlü ve sarsıcı olabiliyor. Filmin sonlarına doğru Ferhat’ın köy evine yapılan ziyaret, bu sessiz suçluluk duygusunu daha görünür kılıyor. Ferhat ve Lia evdeyken, Ferhat’ın tek başına bahçeye inip annesinin mezarı başına geçtiği sahne filmin kırılma noktalarından biri. Bahçeden yukarıya, köy evine doğru baktığında karşılaştığı manzara : Evin iki farklı penceresinden biri geçmişi, diğeri bugünü simgeliyordu. Bir pencerede Lia’nın silüeti, diğer pencerede ise annesinin hayali; bu yalnızca bir hatırlama sahnesi değildi. Sanki Ferhat’ın hayatında tutamadığı, koruyamadığı ya da istemeden de olsa geride bıraktığı iki kadın, o pencerelerden aşağıya, ona aynı anda bakıyordu. Biri geçmişinden, biri bugününden… İkisi de sessizdi ama varlıkları Ferhat’ın taşıdığı yükü anlatmaya yetiyordu.
Köy evinde Lia’ nın geride bıraktığı çizim, filmin bütün duygusal yükünü taşıyan bir hatıra gibi duvara sinmişti. Resimde Ferhat ve Lia yan yanayken, Ada’nın başka bir tarafta tek başına durması, hayatları birbirine dokunsa da hiçbir zaman gerçek bir aile olamayacaklarının sarsıcı bir kanıtıydı. Ferhat’ın bu çizim önünde ağlaması, film boyunca aklıma kazınan o cümleyi hatırlattı: ‘Bazen fiziksel intihar edilmez, başka türlü intiharlar da vardır.’ İşte tam bu yüzden Erken Kış, dışarıdan yaşamaya devam etsek de içimizde sessizce toprağa gömdüğümüz hayallerin, yaşanamamış ihtimallerin ve söylenememiş sözlerin tutulduğu derin bir yas filmine dönüşüyor. Ferhat’ın bu gözyaşları arasında kadrajda beliren Yusuf fotoğrafı ise yönetmenin kendi karakterleri arasında kurduğu sessiz bir selamlaşmaydı. Özcan Alper’in Hemşince Ermenicesiyle taçlandırdığı bu hafıza ve aidiyet bağı; farklı zamanlarda aynı yalnızlığı ve coğrafyayı paylaşan Ferhat ile Yusuf’u ortak bir kederde buluşturarak Sonbahar’ ın o tanıdık, gitmeyen sisine teslim ediyor.
Dokuz kez çözdüm saçımın örgüsünü. Bir kez ören olmadı. Dokuz kez açık bıraktım kapının kilidini. Bir kez içeri giren olmadı…
Final sahnesinde duyduğumuz Gürcü sanatçı Lela Tataraidze’ nin seslendirdiği Tskhrajer Chavshale de filmin duygusunu tamamlayan önemli bir dokunuştu. “Dokuz kez çözdüm saçımın örgüsünü. Bir kez ören olmadı. Dokuz kez açık bıraktım kapının kilidini. Bir kez içeri giren olmadı…” sözleri, filmin tüm karakterlerinin ortak yalnızlığını ve bu coğrafyanın çok dilli, sınırları aşan kederini hatırlattı. Görülmeyi, anlaşılmayı, sevilmeyi bekleyen insanların sessiz ağıdı gibiydi bu şarkı.
Erken Kış, Sonbahar kadar vurucu olmadı belki. Ama tıpkı Karadeniz’in sisleri gibi, film bittikten sonra da dağılmayan bir duygu bıraktı ardında. Göçün, savaşın, anneliğin, bedenin ve aidiyet arayışının iç içe geçtiği bu hikâye, cevaplardan çok sorular bırakıyor geriye. Ve bazen insanı en çok etkileyen filmler de tam olarak bunu yapanlar oluyor. Sessizliğin içinde büyüyen bir özlem gibi… Uzun süre insanın içinde yaşamaya devam eden filmler. Erken Kış benim için onlardan biri oldu.
