
Rahmi Koç’un fıkrası bizi hayrete düşürdü mü?
5 Haziran Cuma günü İzmir’de bir hastane açılışında Rahmi Koç konuklara bir fıkra anlatır. Komik olacak fıkra ne hikmetse bir Kürt kadını konu alır. Doktor, […]

5 Haziran Cuma günü İzmir’de bir hastane açılışında Rahmi Koç konuklara bir fıkra anlatır. Komik olacak fıkra ne hikmetse bir Kürt kadını konu alır. Doktor, […]

Muhtelif platformlarda mühendislik adaylarına ve görevli mühendislere verdiğim teknik eğitimlerde, başlamadan önce katılımcılara yönelttiğim “Mühendisin kelime anlamı nedir?” sorusuna aldığım doğru cevap sayısı %1’i geçmez. […]

Özet İnsan yerleşik hayata geçtiğinde yalnızca bir çatı kurmadı; sıcaklığı, nemi, temiz havayı ve dumanı yönetmesi gereken bir iç mekan oluşturdu. İklimlendirmenin tarihi, 1902’de Willis […]

Gerçeği bükmez; Görünür Kılar Barış Üzerine Feminist Notlar – 4 Yavaş Şiddet ve Feminist Barışın İmkânı Barış çoğu zaman büyük kırılmaların ardından konuşulur. Savaşın, çatışmanın, […]
Türkiye yine ağır, yorucu ve can acıtıcı bir gündemin içinden geçiyor. Bir yanda gözaltılar, ev baskınları, yasak kararları, seçilmiş belediye başkanlarına ve belediye çalışanlarına yönelen operasyonlar; diğer yanda “yargı paketi”, “reform”, “aileyi koruma”, “toplumsal hassasiyet” gibi başlıklarla gündeme gelen ve kadınların yıllar içinde büyük mücadelelerle kazandığı hakları tartışmaya açan düzenlemeler. Böyle zamanlarda mesele salt neyin elimizden alınmak istendiğini görmek değildir. Asıl mesele, neye alıştırılmak istendiğimizi fark etmektir.
Çünkü hak kayıpları her zaman büyük ve gürültülü saldırılar biçiminde gelmez. Bazen küçük bir düzenleme cümlesinin içine saklanır. Bazen “teknik ihtiyaç” denir. Bazen “yargının yükü azaltılacak” denir. Bazen “kamu düzeni” denir. Bazen “aile güçlendirilecek” denir. Bazen “toplumsal huzur” denir. Ama cümlenin sonuna gelindiğinde, çoğu zaman halkın seçme ve seçilme hakkı, yerel irade, kadınların ekonomik güvencesi, boşanma hakkı, eşit yurttaşlık iddiası, ifade özgürlüğü ve örgütlü itiraz hakkı biraz daha daraltılmış olur.
Tam da bu nedenle bugün yaşadıklarımızı sadece tekil yasa maddeleriyle, tekil gözaltılarla, tekil belediye operasyonlarıyla veya tekil kadın hakkı tartışmalarıyla okumak eksik kalır. Karşımızda daha geniş bir siyasal atmosfer vardır: Toplumun sürekli kriz, korku, belirsizlik ve yorgunluk içinde tutulduğu; itiraz edenlerin yalnızlaştırıldığı; seçilmiş iradenin tartışmalı yargı süreçleriyle baskı altına alındığı; hak aramanın maliyetli, susmanın ise “makul” gösterildiği bir atmosfer.
Mahir Çayan’ın “suni denge” kavramı[1], tarihsel bağlamı içinde farklı bir siyasal tartışmaya ait olsa da bugün üzerine yeniden düşünmeye değer bir kapı aralar. Suni denge, toplumdaki gerçek çelişkilerin görünmezleştirildiği; baskı ile rızanın, korku ile alışmanın, zor ile ideolojik yönlendirmenin iç içe geçtiği yapay bir denge halidir. Bu denge sadece açık baskıyla kurulmaz. Aynı zamanda insanların umutsuzluğa, çaresizliğe, yalnızlığa ve “zaten bir şey değişmez” duygusuna itilmesiyle de kurulur.
Bugünün suni dengesi de tam olarak buradan besleniyor. Her gün yeni bir kriz, yeni bir dava, yeni bir gözaltı, yeni bir belediye operasyonu, yeni bir yasak kararı, yeni bir hak tartışması gündeme geliyor. Toplumun dikkatini toparlaması, itirazını örgütlemesi, hak ihlallerini bütünlüklü biçimde görmesi zorlaştırılıyor.
Bu tablo, halk iradesinin ve demokratik katılımın kendisinin daraltılması anlamına gelir.
Bir yandan baskı artırılıyor, diğer yandan bu baskının olağan olduğu duygusu yayılıyor. Seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden uzaklaştırılması ya da yargı süreçleriyle siyasi alanın dışına itilmesi, belediye çalışanlarının operasyonlarla hedef alınması, toplumsal muhalefetin toplantı, yürüyüş, basın açıklaması gibi en temel demokratik araçlarının bile baskı altına alınması, sadece kişilerle ilgili değildir. Bu tablo, halk iradesinin ve demokratik katılımın kendisinin daraltılması anlamına gelir.
Böylece yurttaşlık, hak sahibi olmaktan çok olan bitene katlanma pratiğine dönüştürülmek isteniyor. Sandıkta irade göstermiş yurttaşın, sokakta itiraz eden yurttaşın, sendikada örgütlenen emekçinin, kadın örgütlerinde mücadele eden kadınların, meslek odalarında söz söyleyenlerin, belediyelerde kamusal hizmet üretenlerin ortak alanı daraltılıyor. Suni denge, işte bu daraltılmış alanda kuruluyor: Herkesin gördüğü ama adını koymakta tereddüt ettiği bir olağanüstülük halinin, gündelik hayatın normaliymiş gibi kabul ettirilmesiyle.
Kurbağanın yavaş yavaş ısıtılan suda haşlanması metaforu da tam bu noktada anlam kazanıyor. Elbette bu bir biyolojik gerçeklikten çok politik bir metafordur. Ama hakların geri alınma biçimini anlatmak açısından çarpıcıdır.
Çünkü çoğu zaman toplumlar bir anda kaynar suya atılmaz. Su yavaş yavaş ısıtılır.
Önce bir hak tartışmaya açılır. Sonra o hakkın “kötüye kullanıldığı” söylenir. Sonra bu hakkı savunanlar “aile karşıtı”, “toplum değerlerine yabancı”, “marjinal”, “terörize edici”, “huzur bozucu” ya da “kamu düzenini tehdit eden” özneler olarak gösterilir. Sonra teknik bir düzenleme gelir. Ardından başka bir düzenleme. Sonra bir bakarız ki dün güvence dediğimiz şey bugün istisnaya, dün hak dediğimiz şey bugün pazarlık konusuna, dün seçilmiş irade dediğimiz şey bugün yargı ve idari tasarruflarla askıya alınabilir bir alana dönüşmüş.
En tehlikeli eşik de burada başlıyor: Adaletsizliğin sürekliliği, adaletsizliğin kendisinden daha az sarsıcı hale geldiğinde.
Bu süreç salt kadın hakları alanında yaşanmıyor. Seçilmiş belediye başkanlarına yönelik operasyonlarda, belediye çalışanlarının kriminalize edilmesinde, toplumsal muhalefetin gözaltılarla baskılanmasında, ifade özgürlüğünün daraltılmasında, demokratik itiraz hakkının sürekli tehdit altında tutulmasında da aynı yöntem işliyor.
Önce toplum bu görüntülere maruz bırakılıyor. Sonra tekrar tekrar aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Sonra bu olağanüstülük hali, gündelik hayatın sıradan bir parçasıymış gibi sunuluyor. En tehlikeli eşik de burada başlıyor: Adaletsizliğin sürekliliği, adaletsizliğin kendisinden daha az sarsıcı hale geldiğinde.
Kadın hakları bakımından bu süreci çok yakından tanıyoruz. Nafaka hakkı yıllardır “süresiz nafaka” gibi gerçeği çarpıtan bir söylemle hedef alınıyor. Oysa mesele, boşanma sonrası kadınların içine itildiği yoksulluğu, görünmeyen bakım emeğini, çalışma yaşamından uzaklaştırılmayı, evlilik içinde karşılıksız bırakılan emeği ve ekonomik eşitsizliği görmeden tartışılamaz. Kadınların ev içinde harcadığı yıllar, büyüttüğü çocuklar, üstlendiği bakım yükü, çoğu zaman mesleki yaşamdan koparılması yok sayıldığında, boşanma sonrası “eşitlik” yalnızca kâğıt üzerinde kalır.
Kadına “aileyi koru” denilen yerde, çoğu zaman devlete “kadını koru” denmez.
Aile arabuluculuğu tartışmaları da benzer biçimde dikkatle ele alınmalıdır. Şiddetin, baskının, ekonomik bağımlılığın, tehdit ve korkunun olduğu ilişkilerde tarafları eşit kabul eden her mekanizma, güçlü olanın gücünü yeniden üretme riski taşır. Kadına “uzlaş” denilen yerde, çoğu zaman erkeğe “sorumluluk al” denmez. Kadına “aileyi koru” denilen yerde, çoğu zaman devlete “kadını koru” denmez. Oysa adalet, eşitsiz tarafları aynı masaya oturtmakla değil, eşitsizliği görerek güvence kurmakla mümkündür.
Burada üzerinde durmamız gereken en kritik kavramlardan biri “aile”dir. Çünkü kadınların kazanılmış hakları hedef alınırken kullanılan dil çoğu zaman “aileyi koruma” dilidir. Fakat sormamız gerekir: Hangi aile? Kimin ailesi? Kimin emeğiyle ayakta duran, kimin sessizliğiyle sürdürülen, kimin fedakârlığıyla kutsallaştırılan aile? Kadını birey, yurttaş, emekçi, özne olarak değil de yalnızca eş, anne, bakım veren ve ailenin taşıyıcısı olarak gören her anlayış, eşitliği daha baştan reddeder. Aileyi gerçekten korumak, kadını şiddete mahkûm etmekle, boşanmayı zorlaştırmakla, nafakayı hedef almakla, çocukların ve kadınların güvencesini zayıflatmakla mümkün değildir. Aileyi gerçekten korumak, ancak eşitliği, özgürlüğü, şiddetsiz yaşamı ve sosyal adaleti savunmakla mümkündür.
Bugün kadınların kazanılmış haklarının tartışmaya açılması ile seçilmiş belediye başkanlarının, belediye çalışanlarının, sendikacıların, öğrencilerin, gazetecilerin, meslek örgütlerinin, hak savunucularının ve toplumsal muhalefetin çeşitli biçimlerde baskı altına alınması birbirinden ayrı başlıklar değildir. Bunlar aynı siyasal aklın farklı yüzleridir. Amaç, yurttaşı hak talep eden bir özne olmaktan çıkarıp, itaat eden, susan, yalnızlaşan, kendi hayatı ve kenti üzerindeki söz hakkını devreden bir varlığa dönüştürmektir. Seçilmiş yerel yönetimlerin baskı altına alınması, halkın sadece bir belediye hizmetinden mahrum bırakılması anlamına gelmez; halkın kendi kendini yönetme iradesinin de zayıflatılması anlamına gelir.
Toplumsal muhalefetin sesine sahip çıkmak ile nafaka hakkına, 6284’e, Medeni Kanun’a, ifade özgürlüğüne, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmak birbirinden kopuk değildir.
Belediyeler yol, su, temizlik, ulaşım hizmeti vermekten ibaret kurumlar değildir. Aynı zamanda halkın yerelde söz kurduğu, dayanışma ağlarının güçlendiği, kadınların, çocukların, yaşlıların, yoksulların, engellilerin ve kırılgan grupların kamusal hizmete eriştiği alanlardır. Bu alanların baskı altına alınması, toplumsal yaşamın müşterek damarlarının zayıflatılmasıdır. Bu nedenle demokratik yerel yönetim hakkına sahip çıkmak ile kadınların eşit yurttaşlık hakkına sahip çıkmak aynı mücadelenin parçalarıdır. Toplumsal muhalefetin sesine sahip çıkmak ile nafaka hakkına, 6284’e, Medeni Kanun’a, ifade özgürlüğüne, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmak birbirinden kopuk değildir.
Her biri aynı soruya bağlanır: Bu ülkede yurttaşlar hak sahibi özneler olarak mı yaşayacak, yoksa kararları yukarıdan verilen, itirazı bastırılan, yaşamı daraltılan sessiz kalabalıklara mı dönüştürülecek?
Kadınlar açısından bu dönüşümün anlamı çok daha ağırdır. Çünkü kadınların özgürlüğü, salt bireysel bir özgürlük meselesi değildir; toplumun demokratikleşme düzeyinin de en açık göstergelerinden biridir. Kadınların hakları geriye çekiliyorsa, sadece kadınlar kaybetmez. Hukuk devleti kaybeder. Eşit yurttaşlık kaybeder. Çocuklar kaybeder. Emek kaybeder. Demokrasi kaybeder. Toplumun tamamı daha karanlık, daha güvencesiz, daha otoriter bir düzene itilmiş olur.
Toplumsal muhalefetin bugün kadın hareketinden öğrenebileceği çok şey var. Kadın hareketi, sadece hak savunmadı; hakların birbirine bağlı olduğunu gösterdi.
Ama bu ülkede kadınlar, kurbağa metaforundaki gibi suyun içinde sessizce bekleyen edilgen varlıklar olmadı. Tersine, suyun ısındığını en önce fark edenler, tencerenin kapağına en önce vuranlar, “burada bir hayat yok, burada bir adalet yok, burada bir eşitlik yok” diyenler çoğu zaman kadınlar oldu. İstanbul Sözleşmesi’nden 6284’e, nafaka hakkından Medeni Kanun’a, çocuk istismarına af girişimlerinden şiddet davalarına kadar kadın hareketi bu ülkede defalarca suni dengeyi bozdu. “Aile” adı altında saklanan patriyarkal tahakkümü görünür kıldı. “Gelenek” denilerek meşrulaştırılan eşitsizliğe itiraz etti. “Reform” diye sunulan geri çekilmelerin gerçek adını koydu.
Toplumsal muhalefetin bugün kadın hareketinden öğrenebileceği çok şey var. Kadın hareketi, sadece hak savunmadı; hakların birbirine bağlı olduğunu gösterdi. Yaşam hakkı ile ekonomik güvence arasındaki bağı, şiddetle yoksulluk arasındaki ilişkiyi, beden özgürlüğü ile hukuk devleti arasındaki ortak zemini, özel alan denilen yerin aslında politik olduğunu ısrarla anlattı.
Bugün demokrasi mücadelesinin de böyle bir bütünlüklü bakışa ihtiyacı var. Belediye başkanlarına yönelik operasyonlarla kadın haklarına yönelik saldırıları, emekçilerin grev hakkının engellenmesiyle ifade özgürlüğünün bastırılmasını, gençlerin gözaltına alınmasıyla akademinin ve meslek örgütlerinin susturulmasını birbirinden ayrı görmeyen bir politik bilinç gerekiyor. Çünkü suni denge, hak mücadelelerini birbirinden kopardıkça güçlenir. Direniş ise bu mücadeleler birbirini gördükçe, birbirinden öğrendikçe ve yan yana geldikçe büyür.
Bugün öfkeliyiz; çünkü seçilmiş irade baskı altına alınıyor, belediyeler operasyonlarla kuşatılıyor, kadınların hakları pazarlık konusu yapılıyor, gençler, işçiler, gazeteciler, öğrenciler ve hak savunucuları gözaltılarla susturulmak isteniyor. Ama yalnızca öfkelenmek yetmez. Hak kayıplarını birbirinden kopuk olaylar gibi değil, aynı düzenin parçaları olarak görmek zorundayız. Nafaka tartışması da, belediye operasyonları da, ifade özgürlüğüne ve emek hakkına yönelik baskılar da yurttaşların hak talep etme alanını daraltıyor.
Bu nedenle suni dengeyi bozacak olan şey, hakikatleri birbirine bağlayan politik bilinçtir. Kadın mücadelesini demokrasi mücadelesinden, emek mücadelesini hukuk mücadelesinden, yerel yönetim hakkını eşit yurttaşlıktan ayrı düşünemeyiz. Her hak kaybı bir diğerinin habercisidir. Her sessizlik, suyun biraz daha ısınmasına izin verir. Ama her itiraz da bir çatlak açar.
Umut, karanlığı inkâr etmek değil; karanlığın nasıl örgütlendiğini görmek ve ona karşı yan yana durabilmektir. Suyun ısındığını görüyoruz. Bize düşen, bu ısınmayı olağan kabul etmemek; seçilmiş iradenin gaspına, toplumsal muhalefetin bastırılmasına, kadınların kazanılmış haklarının eksiltilmesine, emeğin ve kamusal hizmetin değersizleştirilmesine alışmamaktır. Çünkü haklar susarak korunmaz. Demokrasi sadece sandıkla değil, sandıktan çıkan iradeye sahip çıkmakla; sadece yasa maddeleriyle değil, örgütlü dayanışmayla yaşar.
Bu ülkede kadınlar, emekçiler, gençler, meslek örgütleri, yerel demokrasiye sahip çıkanlar ve toplumsal muhalefetin bütün bileşenleri, suyun ısındığı yerde direnişi başlatmayı her zaman bildi. Bugün de bilmek zorundayız. Çünkü suni dengeyi bozan şey, korkunun karşısına dikilen ortak sestir.
TMMOB MMO İzmir Şube 33. Dönem Yönetim Kurulu
[1] Suni denge” kavramı burada, Mahir Çayan’ın 1970’ler Türkiye’sindeki devrimci strateji tartışmaları içinde geliştirdiği özgün bağlamından birebir aktarılmamakta; bugünün baskı, korku, rıza ve alışma mekanizmalarını düşünmek için genişletilmiş bir politik metafor olarak kullanılmaktadır.
