Muhalefet Olmanın Ahlakı: Butlan, 1 Mayıs ve Demokrasi Sınavı
Türkiye’de siyaset artık salt seçimlerden, parti kongrelerinden ya da meydanlardan ibaret değil. Siyaset, her gün yeniden kurulan bir ahlak sınavına dönüşmüş durumda. Bu sınavın bir yanında hukuk devleti iddiası dururken, diğer yanında halkın ve parti delegelerinin iradesinin hukuk görüntüsü altında siyasal mühendislik konusu haline getirilmesi tehlikesi var. Bir yanında emekçilerin, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, laiklerin, muhafazakâr demokratların, yoksulların ve tüm ezilenlerin ortak hak talebi var; diğer yanında bu talepleri parçalayarak yönetmeye çalışan otoriter akıl.
CHP’deki “mutlak butlan” meselesi bu nedenle bir parti içi hukuk tartışmasından ibaret olarak görülmemelidir. Mesele, bir kurultayın teknik geçerliliğinden daha büyüktür. Burada asıl soru şudur: Bir ülkede siyasal irade, üyelerin, delegelerin, seçmenlerin ve toplumun önünde mi şekillenecek; yoksa iktidar ilişkilerinin gölgesinde, mahkeme koridorlarında, medya operasyonlarında ve siyasal pazarlıklarda mı belirlenecek? Bu soruya verilecek yanıt, sadece CHP’nin geleceğini belirlemez. Türkiye’de muhalefetin etik sınırlarını, demokratik direncini ve halkın değişim umudunu da belirler.
Baskıcı rejimlerin en iyi bildiği yöntemlerden biri, muhalefeti dışarıdan yenmek kadar içeriden çözmektir. Kimi zaman yargı yoluyla, kimi zaman medya eliyle, kimi zaman korku, kişisel hırs, intikam duygusu ya da makam beklentisi üzerinden muhalefetin iç bağları zayıflatılır. Otoriter siyaset, karşısındaki gücü tek parça halinde görmek istemez. Onu bölmek, birbirine düşürmek, enerjisini iktidara karşı değil kendi içine yöneltmek ister. Bu yüzden bugün muhalefet açısından en büyük tehlike salt baskı değildir. Baskı zaten açıktır. Asıl tehlike, baskı altında ahlaki pusulanın kaybedilmesidir. Muhalefet olmak, bir tarafta iktidara karşı çıkmak iken diğer tarafta ise iktidarın yöntemlerine benzememeyi göze almaktır. Gücü ele geçirmenin değil, gücü sınırlamanın siyasetini savunmaktır. Parti içinde demokrasi isterken, toplum için hukuk devleti talep ederken, kendi iç işleyişinde de aynı ilkeleri korumaktır. Çünkü etik değerlerini kendi içinde koruyamayan bir muhalefet, topluma özgürlük vaadinde ikna edici olamaz.
Ancak baskıcı rejim koşullarında parti içi mücadele ile iktidarın müdahalesine alan açmak aynı şey değildir.
Kuşkusuz her parti iç tartışmalar yaşar. Her siyasal hareket içinde farklı çizgiler, eleştiriler, kırgınlıklar, rekabetler olur. Bunlar demokrasinin doğal parçalarıdır. Ancak baskıcı rejim koşullarında parti içi mücadele ile iktidarın müdahalesine alan açmak aynı şey değildir. Eleştiri meşrudur; hizip olabilir, liderlik tartışması olabilir, kurultay talebi olabilir. Fakat bütün bunlar üyelerin, delegelerin ve seçmenin iradesi içinde kalmak zorundadır. Muhalefetin iç tartışması, iktidarın mühendislik alanına dönüştüğü anda artık salt parti meselesi olmaktan çıkar; halkın demokratik geleceğini ilgilendiren bir krize dönüşür.
Bu noktada herkesin kendine sorması gereken çok basit bir soru var: Bugün aldığım tutum, iktidarın baskı düzenini mi zayıflatıyor, yoksa ona yeni bir imkân mı sunuyor? Siyasette “satın alınmak” her zaman para ile olmaz. Bazen görünürlükle olur. Bazen koltuk vaadiyle olur. Bazen kişisel hesabın tarihsel sorumluluğun önüne geçmesiyle olur. Bazen “ben kazanamadım, o halde kimse kazanmasın” duygusuyla olur. Oysa böyle dönemlerde kişisel hesapların bedelini sadece partilerin ödediğini düşünmek isabetli bir tespit değildir. Halk öder. İşçiler öder. Kadınlar öder. Gençler öder. Emekliler, öğrenciler, işsizler, güvencesizler öder. Hukuksuzluk kalıcılaştığında kaybeden bir siyasi kadro değil, bütün toplum olur.
Meydan Kimin, Siyaset Kimin?
1 Mayıs tam da bu nedenle bu yazının merkezinde durmalıdır. Çünkü 1 Mayıs, salt bir bayram değildir; emeğin, dayanışmanın, hak aramanın ve kamusal alanın kimlere ait olduğu sorusunun en çıplak biçimde görünür olduğu gündür. Taksim’in işçi hareketi için taşıdığı sembolik değer, geçmişin acı hafızasından gelirken; “meydan kimin?” sorusunun da adıdır. Meydan halka mı aittir, yoksa güvenlik gerekçesiyle sürekli kapatılan, yurttaşa ancak seyirci olarak izin verilen bir vitrine mi dönüşecektir? Bir ülkede işçiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve yurttaşlar 1 Mayıs’ta kendi tarihsel meydanlarına barışçıl biçimde yürüyemiyorsa, orada sorun trafik ya da güvenlik sorunu değildir. Orada kamusal alanın siyasal iktidar tarafından daraltılması sorunu vardır. Üstelik bu daralma sadece solun, sendikaların ya da belirli bir politik grubun sorunu değildir. Bugün 1 Mayıs’ta emekçinin yürüyüş hakkının engellenmesi; öğrencinin itiraz hakkı, kadının yaşam hakkı mücadelesi, köylünün toprağını savunma hakkı, gazetecinin haber yapma hakkı, madencinin yaşam hakkını savunması gibi mücadele alanları da aynı mantıkla bastırılır. Totaliter eğilimler böyle işler: Hakları tek tek hedef alır, fakat sonuçta toplumu bütünüyle sessizleştirir.
Bu nedenle CHP’deki butlan tartışması ile 1 Mayıs arasında güçlü bir bağ vardır. Birinde siyasal temsil alanına müdahale tartışması yaşanıyor; diğerinde kamusal alana çıkma hakkı daraltılıyor. Birinde parti iradesinin kim tarafından belirleneceği soruluyor; diğerinde halkın meydanlarda görünür olup olamayacağı. İkisi de aynı büyük soruya bağlanıyor: Türkiye’de siyaset yurttaşların iradesiyle mi kurulacak, yoksa korku ve denetim mekanizmalarıyla mı yönetilecek?
Gerçek birlik ancak eleştirinin bastırılmadığı, hesap verebilirliğin işletildiği, ortak hedeflerin açıkça tanımlandığı bir zeminde kurulabilir.
Bu soruya verilecek demokratik yanıt, tepki göstermekle sınırlı kalamaz. Muhalefetin bugün daha güçlü, daha temiz, daha örgütlü ve daha ilkeli bir hatta ihtiyacı var. Birinci olarak, muhalefet kendi içinde şeffaflığı büyütmelidir. Parti içi seçimler, aday belirleme süreçleri, delege yapıları, finansal ilişkiler ve karar mekanizmaları kamuoyunun güvenini artıracak biçimde açık hale getirilmelidir. Hukuksuz müdahaleye karşı çıkmanın en güçlü yolu, içeride demokratik meşruiyeti tartışmasız kılmaktır. İkinci olarak, kişisel liderlik tartışmaları halkın temel sorunlarının önüne geçirilmemelidir. Türkiye’de milyonlarca insan yoksulluk, güvencesizlik, barınma krizi, eğitimde çöküş, kadın cinayetleri, genç işsizliği ve gelecek kaygısıyla boğuşuyor. Muhalefet, kendi iç gerilimlerini halkın sofrasından, meydanından, işyerinden, okulundan kopardığı anda iktidarın istediği zemine çekilir. Üçüncü olarak, muhalefet partileri, sendikalar, meslek örgütleri, kadın hareketi, gençlik hareketleri, çevre mücadeleleri ve insan hakları savunucuları arasında asgari demokratik ilkeler etrafında kalıcı bir dayanışma hattı kurulmalıdır. Bu hat herkesin aynı ideolojide buluşması anlamına gelmez. Aksine, farklılıkları koruyarak ortak ilkeyi savunmak anlamına gelir: Seçilmiş iradeye saygı, bağımsız yargı, toplantı ve gösteri hakkı, basın özgürlüğü, laiklik, eşit yurttaşlık, emek hakkı ve şiddetsiz demokratik siyaset. Gerçek birlik ancak eleştirinin bastırılmadığı, hesap verebilirliğin işletildiği, ortak hedeflerin açıkça tanımlandığı bir zeminde kurulabilir. Baskıcı rejimler karşısında birlik, suskunlukla değil, ilkesel açıklıkla sağlanır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan muhalefet, iktidar değiştiğinde aynı baskı araçlarını kullanmayacağına bugünden güven veren bir muhalefettir. Bugünden hukuk diyen, bugünden emek diyen, bugünden kadınların ve gençlerin sözünü merkeze alan, bugünden Kürt meselesinde barışçı ve eşit yurttaşlıkçı bir dil kuran, bugünden yoksulluğu kader olmaktan çıkaracak sosyal politikaları savunan bir muhalefettir.
Bugün mesele, kimin hangi koltuğa oturacağı meselesi olmaktan çoktan çıkmıştır. Mesele, halk iradesinin hangi yollarla geçersizleştirilmeye çalışıldığıdır.
1 Mayıs bize şunu hatırlatır: Demokrasi sandıkta başlar ama meydanda, işyerinde, okulda, evde, sokakta tamamlanır. Bir işçi sendika hakkını kullanamıyorsa, bir kadın şiddete karşı güvende değilse, bir gazeteci haber yaptığı için yargılanıyorsa, bir öğrenci itiraz ettiği için gözaltına alınıyorsa, bir belediye başkanı seçilmiş olmasına rağmen yargı baskısıyla tasfiye ediliyorsa, orada demokrasi kâğıt üzerinde kalır. CHP’deki butlan meselesi de bu büyük resmin parçasıdır. Bugün mesele, kimin hangi koltuğa oturacağı meselesi olmaktan çoktan çıkmıştır. Mesele, halk iradesinin hangi yollarla geçersizleştirilmeye çalışıldığıdır. Mesele, muhalefetin bu müdahaleye karşı kendi iç ahlakını koruyup koruyamayacağıdır. Mesele, Türkiye’nin farklı halklarının, sınıflarının, kimliklerinin ve inançlarının ortak bir özgürlük zemininde buluşup buluşamayacağıdır. O nedenle bugün muhalefete düşen görev açıktır: Kendi içinde demokratik, halka karşı sorumlu, iktidara karşı kararlı, hukuka karşı saygılı, emeğe karşı bağlı olmak. Bu ülkenin değişim umudu, salt bir liderin, bir partinin ya da bir seçimin omuzlarına bırakılamaz. Bu umut, ancak etik bir muhalefet kültürüyle büyür. Satın alınmayan, korkmayan, birbirini tüketmeyen, kendi yarasını iktidarın silahına dönüştürmeyen bir muhalefetle büyür.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur: Meydanı halka, siyaseti yurttaşa, hukuku adalete, muhalefeti de kendi etik sorumluluğuna geri çağırmak.
TMMOB MMO İzmir Şube 33. Dönem Yönetim Kurulu