
Aramıza Katılanlar
YİĞİTHAN TOSUN YASEMİN ILĞINER EGE MERT ÖKTEM SABİHA NUR AŞURGAN ZEYNEP SUDE İŞLEYEN MUSTAFA MERT ESİ SEÇKİN ERTÜRK GİRAY AYAZKÖYLÜ UMUT ŞAHİN OZAN CAN UZUN […]
Şehir Plancıları Odası

YİĞİTHAN TOSUN YASEMİN ILĞINER EGE MERT ÖKTEM SABİHA NUR AŞURGAN ZEYNEP SUDE İŞLEYEN MUSTAFA MERT ESİ SEÇKİN ERTÜRK GİRAY AYAZKÖYLÜ UMUT ŞAHİN OZAN CAN UZUN […]

Merkez Yönetim, Yenilenme ve Ortak Akıl Üzerine 4–5 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilen MMO Merkez Genel Kurulu, örgütümüz açısından yeni bir çalışma döneminin başlangıcı oldu. Genel kurul […]

“Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” çağrısı, bugün tarihsel bir genişlemeyi zorunlu kılıyor:Dünyanın tüm işçileri ve işsizleri, birleşin! Bugün bu çağrı, yalnızca teorik bir hatırlatma değil; somut […]

Uluslararası Katılımlı Yangın Sempozyumu ve Sergisi, 17–18 Eylül 2026 tarihlerinde MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde gerçekleştirilecektir. İzmir Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Dairesi Başkanlığı ile TMMOB’a […]
Kamu hizmetlerinde kullanılan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi (İzBB)’ne ait olan tarihi yapıların, belediyenin bilgisi ve onayı olmadan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesi, 2026 yılının Ocak ayından bu yana, İzmir kent gündeminin önemli başlıklarından biri.
İlk başta, Halkapınar’daki Meslek Fabrikası, Konak’taki Egemenlik Binası ve Tepecik’teki eski gasilhane binalarını içeren bu devir işlemine, Mart ayı ile birlikte, Konak’taki tarihi Namazgâh Hamamı da dâhil oldu. Böylece İzmir’in dört tarihi ve kültürel mirası, 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesi dayanak gösterilerek, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi.

Dört tarihi ve kültürel mirasın devri söz konusu olsa da, tahliye işlemlerine en başta Meslek Fabrikası ile başlanmak istenmesi ve son olarak 6 Nisan 2026 tarihinde, tahliye işleminin polis eşliğinde zorla gerçekleştirilmesi, Meslek Fabrikası’nı diğerlerinden daha ön plana çıkardı.
Meslek Fabrikası’nın, İzmir’deki ilk buharlı un fabrikalarından biri olarak kurulmasından yerel yönetimin ekmek fabrikasına dönüşümü, 12 Eylül darbesinin ardından Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanılmasından İzBB tarafından restore edilerek Meslek Fabrikası yapılmasına uzanan süreci etraflıca ele alındı. Tapu bilgileri, mimari özellikleri, 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’e giren ilk Türk süvari birliğine ateş açılan bina olma özelliği, hemen yanı başında hayatını kaybeden süvariler için yapılan “Dokuz Eylül Şehitler Abidesi”nin bulunması hakkında önemli bilgiler verildi. Her bir bilgi de, Meslek Fabrikası’nın neden “özel” olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Birçok farklı kaynakta ayrıntılı bilgilerin yer almasının avantajı ile bu yazı, başka bir noktaya, tarihi ve kültürel mirasının niteliğini şekillendiren tarihsel arka plana odaklanmayı, farklı verileri bir araya getiren kısa bir üst çerçeve oluşturmayı hedefliyor.
Bunun için de bir başlangıç noktasına ihtiyacımız var.
Devir işleminin yasal dayanağı olan 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesi, bir taşınmazın vakıflara devri için: 1.Taşınmazın kültür varlığı olmasını, 2. Kültür varlığı vakıf yolu ile meydana gelmesini ya da vakıf kaynaklarından inşa edilmesini, onarılmasını ya da vakıf kaynaklarından taşınmaza ilave yapılarak kültür varlığına katkı koyulmasını, 3. Devrin yapılacağı vakfın, mazbut vakıf olmasını şart koşuyor. Bu koşulların da her birinin ayrı ayrı değil, birlikte ve aynı anda karşılanmasını zorun kılıyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait dört tarihi yapı da kültür varlığı olarak tescilli. Bu başlıkta tartışılabilecek bir husus bulunmuyor. Ancak, vakıfların katkısı ve devir işlemi gerçekleştirilen vakıfların statüsü ise oldukça tartışmalı. İşte buradan başlayabiliriz.

Vakıflar, 7. yüzyıl ortalarında ortaya çıkan, Büyük Selçuklular döneminde yaygınlaşan ve en geniş etki alanına Osmanlı’da ulaşan bir sistemdi. Vakıf sisteminin temelinde, özel mülkiyetin ya da mülkiyetten elde edilen gelirin, dini konular ya da sosyal ve toplumsal ihtiyaçlar için tahsis edilmesi yatıyordu. Bu amaçla, vakfın sürekliliğini sağlaması ön koşul kabul ediliyor, kâr dağıtmaması, kendi kendini yönetebilmesi, belirlenmiş ve kayıt altına alınmış bir hedef doğrultusunda hareket etmesi bekleniyordu.
Zaman içerisinde vakıflar, Osmanlı İmparatorluğu’nda eğitimden sağlığa, beslenme, su temini gibi gündelik ihtiyaçların karşılanmasından imar faaliyetlerine kadar geniş bir alanda faaliyet gösterir hale geldi. Öyle ki, Osmanlı’nın çöküş döneminde bile istihdam ve iktisadi hayatının %16’sına hâkimdi, medrese eğitiminin bütünü ise vakıflar sayesinde sürdürülüyordu.[1]
Bireysel girişim olarak gelişen ve özerk bir yapıya sahip olan vakıf kurumu, 19. yüzyıla gelindiğinde, büyük bir dağınıklık içindeydi ve yolsuzlukların adresi olmuştu. Yeniçeri ağaları, birçok vakfın mütevelli heyetinde yer alarak büyük bir para akışının başında duruyor, vakıflar ile toplumsal tabanlarını güçlendiriyor, “Para Vakıfları”[2] sayesinde esnafa ve halka faizle borç veren yeniçeriler, hem toplumu baskı altında tutuyor hem de büyük bir servet kazanıyordu. Bu yapı, iktidar açısından bir tehditti.
Osmanlı’daki modernleşme hareketleri içinde özel bir yeri olan II. Mahmut, yenilikçi hareketin önünde bir engel ve tehdit olduğunu düşündüğü Yeniçeri Ocağı’na ve onun mali ve sosyal kaynaklarına müdahale edecekti. Önce “Vakâ-i Hayriye (Hayırlı Olay)” ile Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldı ve yeni bir ordu kuruldu. Ardından, Ekim 1826’da da Evkaf Nezareti’nin kuruluşu ile birlikte vakıfların yönetimi ve denetimi merkezileştirildi. Yapılan bu hamle, yeniçerilerin kaynaklarını engellemiş olmakla birlikte, vakıf gelirlerinin büyük oranda düşmesine, bakım ve onarımı bu gelirlere bağlı vakıf eserlerinin de bakımsız kalması sonucunu da yarattı.
Yine de, geriye kalan vakıf eserlerinin verimli bir şekilde kullanılması, Osmanlı yönetiminin gündeminde olacak ve çeşitli adımlar atılacaktı. Bunlardan biri de, II. Abdülhamid döneminde, 1882 yılında yayınlanan “Evkâf-ı Münderise Talimatı”ydı. Talimatta, dört yüzden fazla rüştiye mektebi açılmış olmasına karşın, bu sayının yeterli olmadığı, sıbyan mekteplerinin modern birer eğitim yuvasına dönüşmesi ve masraflar için bir kaynak bulunması gerektiği belirtiliyor, bu amaçla münderis (yok olmuş) vakıfların gelirlerinin haksız kazanç sahiplerinden kurtarılıp eğitime yönlendirilmesi isteniyordu. Ayrıca, Evkâf-ı Münderise kapsamında ele alınan vakıfların, asli hallerine dönüştürülmesindense eğitim alanında kullanılmasının daha önemli olduğu ve bunların maarife tahsis edilmesinin makul göründüğü belirtiliyordu.[3]
1900’lü yıllarda, vakıf kurumunun yapısına ilişkin tartışmalar devam etmekle birlikte, imparatorluğun yapısal sorunlarının tartışıldığı bir ortamda, çok büyük değişiklikler yaşanmadı. Sadece 1920’de, vakıfların idaresini de içerecek şekilde Ankara hükümeti tarafından Şer’iyye (Din) ve Evkaf Vekaleti kuruldu.
Asıl köklü değişiklik ise, Cumhuriyet ile birlikte yaşandı. Halifeliğin kaldırıldığı 3 Mart 1924 tarihinde, laikliği güçlendirecek iki kanun daha çıkarılıyordu. Biri “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”ydu. Medreseler kaldırılıp, çağdaş bir eğitim sisteminin temeli atılıyor, vakıflara ait okullar Milli Eğitim Bakanlığına devrediliyordu.
Diğeri ise, “Şeriye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun”du. Kanun ile birlikte, Şer’iyye ve Evkaf Vekalet’i kaldırıldı, din işleri Diyanet İşleri Başkanlığına, vakıf işleri de Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne aktarıldı. Bakanlık seviyesinden Başbakanlık’a bağlı kurum haline gelmeleri, önemli bir değişimin işaretiydi.
Eğitim, sağlık, imar gibi hizmetlerin tamamı ile ilişkili vakıfların statüsündeki bu değişiklik, ilk bakışta, olumsuz görünebilirdi. Ancak, vakıflara yapılan düzenleme, bireysel çabalara bağlı olan ve “hayır” işi olarak görülen hizmetlerin tamamını, kamusal alanın bir parçası olarak kabul ediyor ve devletin asli görevi haline getiriyordu.
Ancak, savaştan yeni çıkmış, yeterli iktisadi olanaklara, sosyal ve teknik altyapı alanları için ihtiyaç duyulan arsa ve arazilere sahip olmayan Cumhuriyet, bu amaçla, vakıf mallarını değerlendirmeye karar verdi. .
Böylece, “Emval-i Milliye ve Metrukeden veya Mazbut Vakıflardan Bazı Müessesat ile Belediyelere Satılabilecek Arazi ve Arsalar Hakkında Kanun”[4] 22 Şubat 1926 tarihinde kabul edildi, 7 Mart’ta Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kanun, devletin elinde bulunan terk edilmiş veya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yönetilen taşınmazların belediyelere, ticaret, sanayi ve ziraat odalarına, doğrudan devlet tarafından ya da devlet iştiraki ile yapılacak fabrikalara “takdir oluncak bedel mukabilinde” satılmasına izin veriyordu.
Kanunun yansımasını, Cumhuriyet’in başkenti Ankara’ya bakarak görmek mümkündü. Öyle ki, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tarihi binası, Ulus Heykeli, Ankara Palas, Osmanlı Bankası ve Merkez Bankası gibi tarihi yapılardan oluşan alanın tamamı, Vakıflar İdaresi tarafından, Kızılbey Vakfı’na ait arsa üzerinde inşa ediliyordu.[5]
Cumhuriyet, elindekileri, yeni bir ülkenin inşasına yönlendiriyordu. Bu dönem, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna hem eşlik eden hem de onu temsil eden kentlerin inşasına yoğunlaşan, bu anlamda, işlevselliğini yitirmiş yapıların tasfiye edildiği, yıkık eserlerin ayağa kaldırılmasından çok yaşayan tarihi ve kültürel mirasın korunduğu ve kimilerinin yeniden işlevlendirildiği bir dönem oluyordu.
1935 yılına gelindiğinde, “çok ve büyük işler” yapan Cumhuriyet, vakıf yapılarının korunabilmesi için kaynak ayırabileceğine inanıyor ve bu amaçla, 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu’nu çıkarıyordu.
1957 yılında ise, “7044 sayılı Aslında Vakıf Olan Tarihi ve Mimari Kıymeti Haiz Eski Eserlerin Vakıflar Umum Müdürlüğüne Devrine Dair Kanun” ile birlikte, kamu kurum ve kuruluşlarına devredilen ancak yeteri kadar korunamayan kültür varlıklarının, Vakıflar Genel Müdürlüğü çatısı altında toplanması hedefleniyordu. Aslında bu yasa, dönemin Demokrat Parti hükümetinin, yeniden imar hareketlerine öncelik veren yaklaşımı ile bir tezatlık içermekle birlikte, asıl olarak vakıf kaynaklarının tek elde toplamasına dair bir düzenleme oluyordu.
1957 yılında çıkarılan kanun, 2008 yılına kadar yürürlüğünü korudu. 2008 yılında ise Avrupa Birliği’ne giriş çabalarının bir parçası olarak, 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu yürürlüğe girecekti. 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun getirdiği en önemli düzenlemelerden biri, vakıf kültür varlıklarının “Vakıflar Umum Müdürlüğü” yerine “mazbut vakfına” devrolunacağına dair hüküm oldu. Burada, tetikleyici unsur, aslında sadece iç siyasetin değil, dış siyasetin de konusu olan cemaat ve azınlık vakıflarıydı.
En son olarak da, 2025 yılının Aralık ayında, yeni bir düzenleme yapıldı. Bu değişiklik ile hem belediyelere ait müessese, iktisadi işletme ve bağlı ortaklıklara ait kültür varlıklarının vakıflara devredilmesinin önü açıldı, hem de bir taşınmazın devredilmesi için vakıf yolu ile meydana gelmesi haricinde vakıf tarafından herhangi bir onarım ya da ek yapılmış olmasının yeterli kabul edileceği ifade edildi.
İşte, İzmir Büyükşehir Belediyesine ait dört tarihi kültür varlığı da, 2025 Aralık ayındaki bu düzenleme sonrasında vakıflar adına tescil edildi.
Şimdi tutkal işlevi gören bu arka plan ile birlikte Meslek Fabrikası’na ilişkin kronolojik bilgileri yeniden birbirine bağlayabiliriz.
Meslek Fabrikası’nın tapuda adına tescil edildiği “Bayezid Baba Vakfı”[6], Yeniçeri Ocağı’na son veren “Vakâ-i Hayriye” ile kapatılan, malları II. Abdülhamid döneminde “Evkâf-ı Münderise Talimatı” kapsamında “Maarif Vekaleti”ne devredilen, Osmanlı hukuk düzeninde bile “münderis” yani yok olmuş kabul edilen bir vakıftır. Bu anlamda, sadece Cumhuriyet’e göre değil, Osmanlı’ya göre bile “eskimiş” bir kategoridedir.
Meslek Fabrikası, bitişiğindeki “Dokuz Eylül Şehitler Abidesi” ile birlikte, İzmir’in işgalden kurtuluş tarihi olan 9 Eylül 1922 tarihini hatırlatan, toplumsal hafızayı yaşatan bir semboldür.
Un fabrikasının, 22 Şubat 1926 tarihli “Emval-i Milliye ve Metrukeden veya Mazbut Vakıflardan Bazı Müessesat ile Belediyelere Satılabilecek Arazi ve Arsalar Hakkında Kanun”un hemen ardından, “Reis-i Cumhur” ünvanı ile “Gazi M. Kemâl”in ve dönemin “İcra Vekilleri Hey’eti’nin tamamının imzası ile 6 Nisan 1926 tarihinde İzmir Belediyesi’ne devredilmesi de, “Kurtuluş”tan “Kuruluş”a uzanan bir sürecin temsilidir.
İzmir Belediyesi’ne yapılan devir, aynı zamanda Cumhuriyet’in karakteri ile doğrudan ilişkilidir. Cumhuriyet, modern bir devletin gereği olarak, sosyal ve kültürel hizmetleri kamusal alana dâhil etmiş, kamusal alanın inşası devletin halka karşı bir sorumluluğu görmüştür. Bu geçmişte “kul” statüsünde kabul edilen halkın, devlet karşısında bir “vatandaş” olarak tanımlanmasının bir yansımasıdır. Eski un fabrikasının, yerel yönetimin ekmek fabrikasına dönüşmesi, bu anlamı taşır.
Cumhuriyetin, zaman içerisinde kuruluş enerjisini kaybetmesi, geleceğini şekillendirmede kimi zaman yönsüz kalması, kimi zaman farklı siyasi yönelimlerin başka bir rota çizmeye yönelmesi, sadece geçmiş kültür mirasını değil mevcut kurumları da bakımsız bırakmıştır. Aynı zamanda, imar hareketlerinin, yeni bir ülkenin ve toplumun kurulması hedefinden uzaklaşarak, sadece kaynak aktarımının bir unsuru haline indirgeyen yaklaşımlar, geçmişin mirasına her zaman eklektik bir şekilde bakmışlardır. Ekmek fabrikasına dönüşen eski un fabrikasının, uzun süre atıl kalması, bunun bir uzantısıdır.
2008 yılında, vakıf kültür varlıklarının “Vakıflar Umum Müdürlüğü” yerine “mazbut vakfına” devrolunacağı dair hükmün gelmesi, Ulus’taki Tarihi Birinci Meclis Binası örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyet ile özdeşleşen birçok kurumun, vakıflar ile ilişkili bir varlığının olduğu dikkate alındığında, kamusal alanın tasfiye edilmesine ilişkin önemli bir kapı aralamıştır. Binanın, İzBB tarafından restore edilerek “Meslek Fabrikası” olarak kullanılması ise, kamusal alanın yerel ölçekte korunması çabasıdır.
2025 yılının Aralık ayında yapılan son düzenleme ise, yasanın yürürlüğe girdiği tarih ile İzmir’deki taşınmazların devri arasındaki kısa süre dikkate alındığında, seçilmiş bir hedef ile hareket edildiği, bu hamlelerin devamının geleceği izlenimi uyandırmaktadır.
Tüm bunlara bakıldığında, tapudaki tescil işleminin hukuki açıdan tartışılması kaçınılmaz olmakla birlikte, konu çok daha ötesini kapsamaktadır. Çünkü bir yapının neden tarihi ve kültürel miras olduğu sorusu, aynı zamanda, geleceğe taşınmak istenen değerlerin ne olduğu ile birlikte anlam kazanır.
İsteyen bu soruya, “Ne de olsa toprak parçası, yüzyıl önce de vardı yüzyıl sonra da olacak!” diyerek de bakabilir. İsteyen, “Parası ve gücü olan konuşur.” diyerek de yaklaşabilir. Ancak, onlar açısından ne yazık ki ve bizim açımızdan ise iyi ki, tarih böyle işlememektedir.
Tarih, kimi zaman geriye düşüşleri, kimi zaman durağanlıkları içinde barındırsa da, hep ileri doğru akar. Tarihten, Osmanlı dönemindeki modernleşme hamlelerini, çağdaş bir ülke yaratma hedefi ile yola çıkan Cumhuriyet’i, Cumhuriyet’in kamusal alana ilişkin düzenlemelerini, Cumhuriyet yasalarının Osmanlı’daki ulema hukukuna üstünlüğünü silemezsiniz.
Sürekliliği ve kopuşları da içeren bütün zenginliği ile bu coğrafya bizim birikimimizdir. Ve o birikim bize, tarihin çarklarını geri döndürmeye çalışanların, başarısız olmaya mahkûm olduklarını söylemektedir.
[1] Bir Medeniyetin İzdüşümü Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları:101, Ankara 2014.
[2] Yeniçeri Orta Sandıkları: 44. Ağa Bölüğü’nün 1796-1826 Dönemindeki Gelir ve Giderleri, Mehmet Mert Sunar, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: XII, 2025.
[3] Sultan II. Abdülhamid’in Eğitim Politikalarının Mali Bir Veçhesi: Evkâf-ı Münderisenin Maarife Terki, Yakup Karataş, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Ensitüsü Dergisi, 2016.
[4] 26 Nisan 2007 tarihinde, 5637 Sayılı Uygulama İmkânı Kalmamış Bazı Kanunların Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun ile yürürlükten kaldırılmıştır.
[5] Ankara’nın Kuruluşunda Vakıfların Rolü, Nazif Öztürk, Vakıflar Dergisi, Sayı:20, 1988.
[6] Arşivlerde “Bâyezid Baba bin Hasan Dede Zâviyesi Vakfı” olarak da geçmektedir.
