
Diploma Enflasyonu
OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü)’ nin 2024 verilerine dayanarak yayımladığı 2025 “Eğitime Bakış” raporuna göre, Türkiye’de üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranı, genel işsizlik oranına kıyasla […]

OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü)’ nin 2024 verilerine dayanarak yayımladığı 2025 “Eğitime Bakış” raporuna göre, Türkiye’de üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranı, genel işsizlik oranına kıyasla […]

1.0 Giriş: Günümüzde, ürünlerde plastik parça kullanımı, seri üretim kolaylığı, iyi bir görüntü, metallere göre ağırlık avantajı, kolay yenilenebilir ve geri dönüşebilir gibi avantajları nedeniyle, […]

Gerçeği bükmez; Görünür Kılar Barış Üzerine Feminist Notlar – 3 Etik, İktidar ve Barışın Kırılgan Zemini Barışı yaşamın karşılıklı bağımlılığı üzerinden düşünmek, şiddetin kesişimsel doğasını […]

Günümüz dünyasında birçok sektörde ve kamu kuruluşunda üretim süreçleri olsun ya da olmasın operasyonel mükemmellik yaklaşımının uygulanabilmesine yönelik çalışmalar yapılması ile günümüz iş yapılarında direk […]
Barış Üzerine Feminist Notlar – 2
Barışı yaşamın karşılıklı bağımlılığı üzerinden yeniden düşünmek, şiddeti de aynı düzlemde yeniden kavramayı gerektirir. Çünkü yaşam nasıl ağsal bir yapı içinde var oluyorsa, şiddet de tek bir kaynaktan doğmaz; farklı düzlemlerde birbirine eklemlenerek çoğalır. Bu yüzden şiddet, belirli anlara ya da mekânlara ait bir olgu değil; toplumsal, ekolojik ve teknolojik ilişkilerin kesişiminde sürekli yeniden üretilen bir süreçtir. Bu çerçevede barış ise çatışmanın yokluğundan ibaret olarak düşünülmemeli, bu çok katmanlı şiddet biçimlerinin çözülmesini hedefleyen bir müdahale alanı olarak görülmelidir.

Kimberlé Crenshaw’un kesişimsellik kavramsallaştırması, bu çok katmanlı yapıyı anlamak için güçlü bir zemin sunar. Crenshaw, özellikle siyah kadınların deneyimlerinden hareketle, şiddetin tek bir eksen üzerinden açıklanamayacağını gösterir. Toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf gibi eşitsizlik biçimleri birbirinden bağımsız değil; kesişim noktalarında yoğunlaşarak daha karmaşık ve görünmez şiddet biçimleri üretir. Bu perspektiften bakıldığında barış hem görünür çatışmaları sonlandırmak hem de bu kesişim noktalarında yoğunlaşan yapısal eşitsizlikleri çözmeyi gerektirir. Ancak bugün bu çerçeve daha da genişlemiştir. Şiddetin toplumsal kategoriler arasında görülmesine ek olarak doğa, teknoloji ve beden arasındaki ilişkilerde de şekillenmekte olduğu aşikardır. Bu nedenle barışı insanlar arası bir uzlaşmadan ibaret olmayıp yaşamın tüm bileşenleri arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesini içeren çok katmanlı bir süreç olduğunun farkında olmak gereklidir.
Ekofeminist düşünürler Vandana Shiva ve Maria Mies, bu bağlamda kritik bir katkı sunar. Onlara göre modern kapitalist sistem hem doğayı hem de kadın emeğini görünmez kılarak sömürür. Doğa, sınırsız bir kaynak; kadın ise tükenmez bir bakım gücü olarak varsayılır. Bu yaklaşım, yaşamın yeniden üretim koşullarını sistematik biçimde zayıflatır. Dolayısıyla ekolojik yıkım ile toplumsal cinsiyet eşitsizliği birbirinden ayrı süreçler değildir. Bu noktada barış; çevresel koruma, toplumsal eşitlik talebi ve yaşamı mümkün kılan bu ilişkilerin yeniden kurulması anlamına gelir.
Dijital teknolojiler bu kesişimlere yeni bir boyut ekler. Shoshana Zuboff’un ortaya koyduğu gibi, gözetim kapitalizmi bireylerin davranışlarını izleyerek onları öngörür ve yönlendirir. Bu durum, öznenin karar alma kapasitesini zayıflatan yeni bir iktidar biçimi üretir. Safiya Umoja Noble ise algoritmaların tarafsız olmadığını; aksine toplumsal önyargıları yeniden ürettiğini gösterir. Özellikle kadınlar ve azınlık gruplar, dijital temsiller içinde daha fazla nesneleştirilir ve marjinalleştirilir. Bu bağlamda barış, fiziksel şiddetin yokluğunun yanında dijital alanda da eşitlikçi ve adil bir varoluşun mümkün kılınmasını içerir.
Şiddetin bir diğer boyutu ise duygulanımsaldır. Sara Ahmed, duyguların bireysel değil; toplumsal olarak dolaşan ve yönlendirilen yapılar olduğunu vurgular. Korku, utanç ya da yalnızlık gibi duygular, belirli bedenleri belirli alanlardan uzaklaştıran politik araçlara dönüşür. Bu bağlamda barış, bir taraftan güvenli bir fiziksel ortamı diğer yandan da korkunun ve dışlanmanın üretmediği bir duygusal iklim yaratmayı gerektirir.
Benzer şekilde Judith Butler, kırılganlık (precarity) kavramı üzerinden hangi yaşamların korunmaya değer sayıldığını sorgular. Bazı yaşamlar yas tutulabilir ve korunabilir olarak kabul edilirken, bazıları görünmez kılınır ve kolayca gözden çıkarılabilir hale getirilir. Bu durumda barış, temelde yaşamın sürdürülebildiği, tüm yaşamların eşit derecede korunabilir ve değerli sayıldığı bir etik çerçeve kurmayı gerektirir. Tam da bu nedenle direniş, barışın kurucu unsuru haline gelir. Direniş siyasal, sosyal ve politik bir karşı çıkıştır. Eğer şiddet bilgi, duygu, arzu ve beden düzeylerinde işliyorsa; direniş de bu alanların her birinde kurulmalıdır. Bu, bilginin tekeline karşı alternatif bilgi üretimlerini, korkuya karşı dayanışmayı, normlara karşı arzunun özgürleşmesini ve bedenin yeniden sahiplenilmesini içerir.
Rosi Braidotti’nin posthümanist yaklaşımı, bu direnişi yeni bir düzleme taşır. Braidotti’ye göre özne sabit ve kapalı bir varlık değil; sürekli dönüşen ve ilişkiler içinde kurulan bir süreçtir. Bu nedenle direniş, mevcut iktidar yapılarına karşı çıkarken yeni yaşam biçimleri ve yeni ilişkisellikler de üretmektir. Bu anlamda barış, pasif bir durum değil; aktif bir kurma ve çoğaltma sürecidir. Bu yüzden direniş de en az şiddet kadar ağsaldır. Farklı alanlarda kurulan mücadeleler birbirine temas eder, birbirini güçlendirir ve çoğaltır. Bir yerde başlayan bir itiraz, başka bir yerde yeni bir imkân yaratır. Direniş, tekil değil; çoğul ve ilişkisel bir harekettir. Ve belki de tam bu yüzden barış, salt şiddetin sona ermesiyle değil; bu kesişimsel direniş hatlarının kurulmasıyla mümkün hale gelir.
