
428. Bülten’den
Isaiah Berlin’in İki Özgürlük Kavramı[1] metni, özgürlüğü tek bir ilke olmanın ötesine taşıyarak iki farklı sorunun yanıtı şeklinde kurar; negatif ve pozitif özgürlük. Berlin, salt […]

Isaiah Berlin’in İki Özgürlük Kavramı[1] metni, özgürlüğü tek bir ilke olmanın ötesine taşıyarak iki farklı sorunun yanıtı şeklinde kurar; negatif ve pozitif özgürlük. Berlin, salt […]

Avrupa Birliği (AB) ile Hindistan arasında Ocak 2026 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşması 2007 yılında başlayan görüşmelere dayanmakta. 2013 yılında verilen aradan sonra 2022’de tekrar […]

Son yıllarda hızla büyüyen dijital platform ekonomisi, kent içi lojistik faaliyetlerini köklü biçimde dönüştürmüştür. Özellikle hızlı teslimat üzerine kurulu dijital platformlar, teknolojik altyapı ile kent […]

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve belediyenin iştiraki olan İZSU tarafından; İzmir’e içme suyu ve atık su hizmetlerini, ekonomik, etkin, verimli, kaliteli, adil erişim imkanı ile sürdürülebilir […]
Barış Üzerine Feminist Notlar – I
Barış çoğu zaman savaşın yokluğu olarak tanımlanır. Silahların sustuğu, çatışmanın durduğu bir an. Oysa bu tanım, barışın en yüzeyde kalan halidir. Çünkü şiddet salt savaş alanlarında ortaya çıkmaz; ilişkilerin içinde, bedenlerde, doğayla kurduğumuz bağda ve gündelik hayatın en sıradan anlarında da kendini üretir. Belki de bu yüzden barışı yeniden düşünmeye en beklenmedik yerden başlamak gerekir: Kaostan.
Edward Lorenz’in 1960’larda geliştirdiği kaos kuramı, doğanın aslında ne kadar hassas dengeler üzerine kurulu olduğunu gösterir. Lorenz, hava durumu modelleri üzerinde çalışırken başlangıç koşullarındaki çok küçük bir değişimin bambaşka sonuçlara yol açtığını fark eder. Bu düşünce daha sonra şu soruyla simgeleşir: Bir kelebeğin kanat çırpması bir fırtınaya neden olabilir mi?

Kelebek Etkisi (Butterfly Effect) olarak bilinen bu yaklaşım, ilk bakışta bilimsel bir gözlem gibi görünür. Oysa daha yakından bakıldığında, yaşamın ağsal doğasına dair güçlü bir kavrayış sunar. Hiçbir şey tek başına değildir. Her hareket, başka bir yerde bir etki yaratır. Her kırılma, başka bir yerde yeni bir çözülmenin başlangıcı olabilir.
Feminist bir bakışla, eğer yaşam bu kadar iç içe geçmişse, şiddet de asla izole değildir. Bir coğrafyada süren savaş, başka bir yerde hayatın kırılganlığını artırır. Bir ekosistemin tahribi, başka bir yaşamın sürdürülebilirliğini tehdit eder. Bir kadının susturulması, başka bir kadının sesini daraltır. Şiddet, tıpkı kelebek etkisi gibi, görünmez bağlar üzerinden yayılır. Bu yüzden barışı çatışmasızlık olarak tanımlamak yetersizdir. Barış, yaşamın bu karşılıklı bağımlılık ilişkilerini tanıyan ve koruyan bir etik-politik rejim olarak düşünülmelidir.
Donna Haraway’in işaret ettiği gibi, yaşam birbirinden bağımsız varlıkların toplamı değildir; sürekli temas halinde olan, birbirini etkileyen ve dönüştüren ilişkiler ağından oluşur. Bu ağ, aynı zamanda kırılgandır. Ve barış, tam da bu kırılganlığı yok saymak yerine onu gözeten bir ilişki kurmayı gerektirir. Bugün yaşadığımız krizler—savaşlar, ekolojik yıkım, ekonomik eşitsizlikler—bu ağların nasıl parçalandığını gösteriyor. Ama aynı zamanda şunu da açığa çıkarıyor: Kaos, sadece düzensizlik değildir; müdahalelerin öngörülemez sonuçlar doğurduğu bir ilişkiler alanıdır. Bu yüzden hiçbir şiddet sınırlı kalmaz; hiçbir yıkım tek bir yerde durmaz. Bu noktada barışı yeniden düşünmek, savaşın sonunu talep etmekten ibaret olmayıp bu ağın nasıl onarılacağını sormaktır.
İnsan merkezli barış anlayışı, bu ağsallığı çoğu zaman görmezden gelir. Bu geçiş, kavramsal bir yer değiştirme değildir; insanın doğa üzerindeki egemenliğini sorgulamayı ve kendini bu ilişkiler ağının bir parçası olarak yeniden konumlandırmasını gerektirir. Yaşamı kontrol edilecek bir alan değil, birlikte sürdürülecek bir varoluş olarak düşünmeyi zorunlu kılar. İnsan merkezli bakış, diğer yaşam biçimlerini ya araçsallaştırır ya da tamamen dışarıda bırakır. Oysa yaşam merkezli bir barış tahayyülü, insanı bu ağın bir parçası olarak konumlandırır: üstün değil, bağlı; tahakküm kuran değil, ilişkisel. Belki de en zor olan budur: güç fikrinden vazgeçmek. Çünkü barış, kontrol etmekten değil, ilişki kurabilmekten doğar. Ve bu ilişki, ancak yaşamın birbirine dokunan, birbirini etkileyen ve aynı anda kırılgan olan yapısını kabul ettiğimizde mümkün hale gelir. Bir kelebeğin kanadıyla başlayan şey, salt bir fırtına ihtimali değil; aynı zamanda bir sorumluluk çağrısıdır.
