428. Bülten’den

Isaiah Berlin’in İki Özgürlük Kavramı[1] metni, özgürlüğü tek bir ilke olmanın ötesine taşıyarak iki farklı sorunun yanıtı şeklinde kurar; negatif ve pozitif özgürlük. Berlin, salt kavramsal ayrım yapmaz; aynı zamanda modern siyasal düşüncenin en temel gerilimini görünür kılar. Bu gerilim, özgürlüğün, müdahalesizlik ile mi yoksa kendi hayatını belirleme ilkesi ile mi tanımlanacağı sorusunda düğümlenir.

Özgürlüğün Kavramsal Gerilimi: Negatif ve Pozitif Özgürlük

Berlin’e göre negatif özgürlük, bireyin başkalarının müdahalesi olmaksızın hareket edebildiği alanla ilgilidir. Bir insan, eylemlerine dışarıdan bilinçli bir müdahale olmadığı ölçüde özgürdür. Burada kritik olan nokta, Berlin’in özgürlüğü her türlü sınırlamadan değil, özellikle başkalarının kasıtlı müdahalesinden ayırmasıdır. Örneğin bir kişinin fiziksel olarak bir şeyi yapamaması—uçamamak, yeterince güçlü olmamak ya da belirli bir bilgiye sahip olmamak—özgürlük kaybı değildir. Ancak bir başkası, o kişinin yapabileceği bir şeyi yapmasını engelliyorsa, burada özgürlükten söz edilemez. Bu nedenle Berlin için özgürlük, doğrudan doğruya bir sınır ve alan meselesidir: bireyin müdahalesiz hareket edebildiği alan ne kadar genişse, o ölçüde özgürdür.

Sınırlar, Denge ve Asgari Özgürlük Alanı

Bu yaklaşım, klasik liberal düşüncenin temelini oluşturur. Ancak Berlin, bu alanın sınırsız olamayacağını da özellikle vurgular. Çünkü herkesin sınırsız özgürlüğü, fiilen güçlü olanların zayıflar üzerindeki tahakkümüne dönüşür. Bu nedenle özgürlük, her zaman diğer değerlerle—güvenlik, düzen, eşitlik—bir denge içinde düşünülmelidir. Örneğin trafikte tamamen sınırsız hareket özgürlüğü, herkesin hayatını riske atar; dolayısıyla belirli kurallar, özgürlüğün ortadan kaldırılması değil, onun sürdürülebilir hale getirilmesidir. Bu bağlamda Berlin’in savı nettir: özgürlük sınırsız değildir, ama mutlaka korunması gereken bir asgari alan vardır. Bu alanın ortadan kalkması, bireyin özne olarak var olma kapasitesinin yok olması anlamına gelir.

Pozitif Özgürlük: Özne Olabilme Ya da Tahakkümün Yeni Biçimi

Pozitif özgürlük ise farklı bir sorudan doğar: Benim hayatımı kim yönetiyor? Berlin bu özgürlüğü, bireyin kendi kendisinin efendisi olma isteği olarak tanımlar. Yani insan, dış güçlerin yönlendirdiği bir nesne değil, kendi kararlarını veren bir özne olmak ister. Bu anlamda pozitif özgürlük, müdahalesizlik ötesi bir anlam taşır; bireyin kendi yaşamını yönlendirebilme kapasitesi ile ilgilidir. Bu ikinci anlam ilk bakışta son derece güçlü ve hatta daha derin bir özgürlük anlayışı gibi görünür. Örneğin eğitimli, sağlıklı ve ekonomik olarak güvenceli bir birey, müdahalesiz bırakılmış bir bireyden çok daha fazla kendi hayatını kurma imkânına sahiptir. Bu nedenle pozitif özgürlük, bireyin gerçek anlamda özneleşmesiyle ilişkilidir.

Ancak Berlin’in metnindeki asıl kritik nokta, bu kavramın içerdiği tehlikeyi göstermesidir. Pozitif özgürlük, kolaylıkla şu iddiaya dönüşebilir: “İnsanlar aslında kendi iyiliklerinin ne olduğunu bilmez; biz onlar adına bunu biliyoruz.” Bu noktada bireyin “gerçek benliği” ile “gündelik benliği” arasında bir ayrım yapılır ve birey, kendi iyiliği adına zorlanabilir hale gelir. Berlin bunu açıkça ortaya koyar: bir başkasının, bireyin neye ihtiyaç duyduğunu ondan daha iyi bildiğini iddia etmesi, baskının en güçlü gerekçelerinden biri haline gelebilir. Bu durum, özgürlüğün paradoksal biçimde baskının aracı haline gelmesine yol açar. Örneğin bir devletin “seni özgürleştirmek için seni zorunlu olarak eğitiyorum” ya da “senin gerçek çıkarın için seni disipline ediyorum” demesi, Berlin’e göre son derece tehlikeli bir mantığın ürünüdür. Çünkü bu noktada bireyin kendi tercihleri geçersiz kılınır ve onun yerine soyut bir “doğru yaşam” tanımı konur. Böylece özgürlük, bireyin değil, onu yöneten otoritenin tanımladığı bir hedefe dönüşür.

Bugünün Dünyasında Savaş ve Özgürlüğün Jeopolitiği

Berlin’in çizdiği bu çerçeve, özgürlük tartışmasını sadece teorik bir düzlemde bırakmaz; tam tersine, bugünün dünyasını anlamak için keskin bir analitik araç sunar. Çünkü özgürlüğün iki farklı anlamı arasındaki bu gerilim, en çıplak haliyle savaşlarda görünür hale gelir. Bugün özellikle Orta Doğu’da yaşananlar, özgürlüğün nasıl bir siyasal söyleme dönüştürüldüğünü açık biçimde gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından yürütülen ve desteklenen askeri müdahaleler, çoğu zaman “güvenlik”, “istikrar” ve hatta “özgürlük” adına meşrulaştırılıyor. Ancak Berlin’in kavramsal ayrımıyla bakıldığında, burada temel bir çelişki ortaya çıkar. Bir yandan belirli aktörlerin negatif özgürlüğü—yani müdahalesizliği ve egemenliği—korunması gereken bir hak olarak sunulurken, diğer yandan aynı ilke başkaları için askıya alınabilir hale gelir. Sınırlar ihlal edilebilir, yaşam alanları yok edilebilir, sivil hayat askeri hedeflerin parçası haline getirilebilir. Böylece özgürlük, evrensel bir ilke olmaktan çıkar; güç ilişkilerine göre dağıtılan bir ayrıcalığa dönüşür.

Ancak asıl yıkıcı olan, bu sürecin negatif özgürlük ihlaliyle sınırlı kalmamasıdır. Savaş, Berlin’in pozitif özgürlük kavramının işaret ettiği o ikinci boyutu—hayat kurabilme kapasitesini—doğrudan ortadan kaldırır. Bir insanın evine, bedenine, gündelik yaşamına yönelik sürekli bir tehdit varsa, o kişinin kendi hayatını belirleme imkânından söz etmek anlamsız hale gelir. Eğitim, sağlık, barınma gibi en temel koşullar çöktüğünde, özgürlük artık yalnızca teorik bir kavramdır. Bu noktada Berlin’in uyarısı daha da ağır bir anlam kazanır:
“Senin iyiliğini ben bilirim” diyerek hareket eden her güç, özgürlüğü ortadan kaldırma potansiyelini taşır.

Toplumsal Cinsiyet Boyutu: Savaşın Eşitsiz Yükü

Bu yıkımın en ağır sonuçları ise her zaman eşit dağılmaz. Savaşın toplumsal etkilerine bakıldığında, kadınların ve çocukların bu süreçten orantısız biçimde etkilendiği açıkça görülür. Gündelik hayatın çökmesi, bakım yükünün artması, yerinden edilme, şiddet ve güvencesizlik, kadınların yaşam alanlarını daha da daraltır. Bu nedenle savaş, salt devletler arası bir güç mücadelesi değil; aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştiren bir süreçtir. Tam da bu noktada 8 Mart’ın anlamı yeniden belirginleşir. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, hakların talep edildiği bir gün olmasının yanında özgürlüğün ne olduğuna dair mücadelenin yeniden kurulduğu bir andır. Kadın hareketi, özgürlüğü ne sadece müdahalesizlik olarak tanımlar ne de başkaları adına belirlenen bir “doğru yaşam” olarak kabul eder. Bunun yerine, özgürlüğü hem korunması gereken bir alan hem de birlikte inşa edilmesi gereken bir imkân olarak düşünür. Çünkü kadınların mücadelesi bize özgürlüğün dokunulmamaktan ibaret olmadığını anlatır; aynı zamanda yaşayabilmek, var olabilmek ve kendi hayatını kurabilmektir.

Bugün savaşlar sürerken, otoriter söylemler güçlenirken ve özgürlük giderek daha fazla bir retoriğe dönüşürken, bu hatırlatma daha da kritik hale geliyor. Zihinsel özgürleşme olmadan dışsal özgürlük kurulamaz; ama maddi ve politik koşullar dönüşmeden zihinsel özgürleşme de mümkün değildir. Bu yüzden özgürlük ne sadece bireysel bir uyanış ne de sadece  siyasal bir düzenleme meselesidir. Özgürlük, birlikte kurulan bir yaşamdır. Ve belki de tam burada, yazının başındaki soruya geri dönmek gerekir:

Özgürlük gerçekten bir hak mıdır, yoksa salt güçlü olanların tanımladığı bir ayrıcalık mı?

8 Mart kutlanacak bir gün değildir; kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi uğrunda canlarını feda eden direnişçi kadınları anma günüdür ya da tüm renkliliği ve güçlü neşesiyle sokakları dolduran kadınların isyanıdır ya da susmaya ve susturulmaya dirençtir ya da yukarıdaki sorunun cevabını aramanın değil, onu değiştirme mücadelesinin ve iradesinin adıdır.

Bu mücadeleyi direngen ve süreğen kılan tüm kadınlara ve LGBTİ+ bireylere selam olsun.

MMO İzmir Şube 33. Dönem Yönetim Kurulu


[1] Yazının tamamı için link: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/791610

Tanıtımlar
Künye
428. Sayı
MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI İZMİR ŞUBESİ ADINA SAHİBİ
Ziya Haktan Karadeniz
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Necmi Varlık
BÜLTEN YAYIN KOMİSYONU SORUMLU YÖNETİM KURULU ÜYELERİ
Burcu Başpişirici
YAYINA HAZIRLAYAN
Orhan Bilikvar
YAYIN TARİHİ
6 Nisan 2026
YÖNETİM YERİ
MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi Anadolu Cad. No: 40 K: M2 Bayraklı - İZMİR
Tel: (232) 462 33 33
Faks: (232) 486 20 60
www.mmo.org.tr/izmir
Yerel Süreli Yayın
MMO İzmir Şube yayın organı MMO üyelerine ücretsiz gönderilir.
Gönderilen yazıların yayınlanıp
yayınlanmamasına, TMMOB Makina
Mühendisleri Odası İzmir Şubesi
Yönetim Kurulu karar verir.
Yayımlanan yazılardaki sorumluluk
yazarlarına ilan ve reklamlardaki sorumluluk ilanı veren kişi veya kuruluşa aittir.
Bülten’e gönderilen çeviri yazıların kaynağı mutlaka belirtilir. Gönderilen yazılar, yazarlarına geri verilmez.
Bu web sitesi çerez kullanmaktadır
Sitemizin çalışması için gerekli olan çerezleri kullanıyoruz. Siteyi kullanmaya devam ederek bunları kabul etmiş olursunuz.
Bizi Takip Edin
MMO İZMİR
MMO
TMMOB