
Vefat ve Başsağlığı 426
Odamızın 40636 nolu üyesi Kıvanç Türkol ve 67846 nolu üyesi Şener Zorlu‘yu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine, dostlarına ve üyelerimize başsağlığı diliyoruz. MMO İzmir Şube Yönetim […]

Odamızın 40636 nolu üyesi Kıvanç Türkol ve 67846 nolu üyesi Şener Zorlu‘yu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine, dostlarına ve üyelerimize başsağlığı diliyoruz. MMO İzmir Şube Yönetim […]

Obur Zihin: Kim Kimi Yiyor? İlk kez 2024’te Sanat Dünyamız dergisinin 50. yılına özel olarak hayata geçirilen Sanat Dünyamız Film Günleri, üçüncü edisyonunda güncel sanat […]

Bölüm 2 4. Elektriksel Arızalar 4.1. Elektrik Sistemleri ve Bileşenleri Modern loder ve ekskavatörler, karmaşık elektrik sistemleri ile donatılmıştır. Bu sistemler, makinenin kontrolü, aydınlatma ve […]

Pandemi döneminden sonra en çok işçi ölümü 2025 yılında gerçekleşti. Bu duruma yıllardır ifade ettiğimiz Türkiye’deki ‘olağanlaştırılmış bir iş cinayetleri rejimi’nin sonucu olarak bakmak lazım. […]

Feminist teori, kadın deneyimini uzun süre beden, emek ve mekân eksenlerinde tartıştı; ancak bu deneyimin zamansal boyutu, görece sınırlı biçimde ele alındı. Oysa kadınlık, salt toplumsal cinsiyet rolleriyle değil; yaşla birlikte değişen beklentiler, görünürlük rejimleri ve iktidar ilişkileriyle kurulur. Bu bağlamda, farklı yaşlardan kadınlar arasında kurulan dostluklar, feminist politikanın önemli fakat çoğu zaman teorik olarak yeterince adlandırılmamış alanlarından birini oluşturur.
Sara Ahmed’in feminist duygulanımlar üzerine çalışmaları, kadınların sıklıkla deneyimlediği yalnızlık, yetersizlik ve gecikmişlik duygularının bireysel değil, yapısal olarak üretildiğini gösterir. Kuşaklar arası dostluklar, bu duyguları kişisel bir eksiklik olmaktan çıkarır ve toplumsal bağlamına yerleştirir. Kadınlar, kendi deneyimlerini başka kadınların yaşam hikâyelerinde tanıdıklarında, suçluluk yerini kavrayışa, sessizlik yerini dile getirmeye bırakır. Bu dönüşüm, feminist politikanın duygusal zeminini güçlendiren önemli bir eşiktir.
Simone de Beauvoir, Yaşlılık eserinde yaşlanmayı doğal bir kader olarak görmez. Toplumsal ilişkiler içinde üretilen bir konum olarak ele alır; yaşlılığın anlamı, bireyin biyolojisinden çok, toplumun üretkenlik, değer ve görünürlük ölçütleriyle belirlenir. Bu çerçevede kadınlar hem kadın olmaktan hem de yaş almaktan kaynaklanan çifte bir silinmeye maruz kalır: Gençlik kadınlıkla özdeşleştirilirken, yaşlanan kadın bedeni değersizleştirilir, kamusal alandan geri çekilmeye zorlanır ve deneyimi toplumsal bir bilgi kaynağı olarak tanınmaz. Beauvoir’ın işaret ettiği bu yaş rejimi, kadınlar arasında süreklilik yerine kopuş üreterek kuşaklar arası aktarımı sekteye uğratır. Feminist dayanışma ise tam da bu kopuş noktalarında politik bir anlam kazanır. Bell Hooks’un vurguladığı üzere, feminist pratik salt ortak talepler etrafında değil, karşılıklı tanınma ve kolektif öğrenme üzerinden kurulur. Kuşaklar arası kadın dostluğu, bu öğrenmenin zamana yayılan biçimi olarak, yaşla birlikte biriken deneyimin hiyerarşi kurmadan dolaşıma girdiği bir karşı-alan açar. Deneyim burada otorite üreten bir üstünlük alanı değil; paylaşılan, dönüştürülen ve birlikte anlamlandırılan bir bilgi olarak işler. Böylece yaşlılık, yalıtılmış bir “son evre” olmaktan çıkar; zamanı paylaşan, hafızayı taşıyan ve kadınlığın sürekliliğini kuran ilişkisel bir dayanışma pratiği içinde yeniden anlamlandırılır. Kuşaklar arası kadın dostluğu, yaşın değersiz kılan rejimine karşı feminist politikanın zamansal sürekliliğini somutlayan bir eylem alanına dönüşür.
Karl Marx, kapitalist üretim ilişkilerini çözümlerken emeği tarihsel ve sınıfsal bir kategori olarak ele alır; emek, onun analizinde meta üretimi, artı-değer ve sömürü ekseninde konumlanır ve kapitalizmin temel çelişkisi, üretim araçlarına sahip olanlarla emek gücünü satmak zorunda kalanlar arasındaki ilişkide belirir. Ancak bu güçlü çerçeve, feminist teorisyenlerin işaret ettiği kritik bir kör noktayı da içinde taşır: Marx’ın emek kavramsallaştırması, ücretli ve piyasada dolaşıma giren emeği merkeze alırken, bu emeğin ön koşulu olan bakım, ev içi emek ve duygusal emek gibi yeniden üretim pratiklerini sistematik biçimde görünmez kılar. Oysa ücretli üretim, ücretsiz bakım emeği olmadan var olamaz; kapitalizm sadece fabrikada değil, evde de işler.
Tam da bu noktada Marx’ın toplumsal ilişkilerin tarihsel olarak üretildiğine dair yaklaşımı, Silvia Federici’nin sosyal yeniden üretim teorisiyle birlikte okunduğunda, kuşaklar arası kadın dostluğunun politik anlamı daha da berraklaşır. Federici, kapitalizmin sürdürülebilirliğinin görünmez kılınmış bakım, duygulanım ve yeniden üretim emeğine dayandığını ortaya koyarken, kadınların kuşaklar boyunca taşıdığı deneyimsel bilgi ve bakım pratiklerinin piyasa dışı alanlara hapsedilerek değersizleştirildiğini gösterir. Kuşaklar arası kadın dostluğu ise bu görünmez kılınan yeniden üretim alanında kurulan bir ilişkilenme biçimi olarak, emeğin sadece ekonomik bir faaliyet değil; zamansal, bedensel ve ilişkisel bir süreç olduğunu açığa çıkarır. Bu dostluklar, kapitalist-patriyarkal düzenin kadın emeğini parçalayan ve kadınları yalnızlaştıran mantığına karşı, süreklilik, dayanışma ve kolektif hafıza üreten mikro-politik alanlar yaratır.
Rosi Braidotti’nin nomadik özne kavramsallaştırması, bu sürekliliği kuramsal düzeyde anlamlandırmak için önemli bir çerçeve sunar. Kadın özne, sabit ve tamamlanmış bir kimlik değil; zaman içinde dönüşen, deneyimle yeniden kurulan bir süreçtir. Farklı yaşlardan kadınların bir araya gelişi, kadınlığın belirli bir yaşam evresinde “tamamlanan” bir hâl olmadığını, aksine sürekli müzakere edilen bir varoluş biçimi olduğunu görünür kılar.
Bu ilişkilenme biçiminin erkek egemen düzende rahatsızlık yaratmasının nedeni de burada yatar. Raewyn Connell’in hegemonik erkeklik kavramı ve Michael Kimmel’in erkekliğin “kanıtlanması gereken” bir konum olarak kurulduğuna dair analizleri, erkeklik rejimlerinin süreklilikten çok rekabet ve kopuş üzerine inşa edildiğini gösterir. Kuşaklar arası kadın dostluğu ise gücü hiyerarşiyle değil, eşlik ve zamansal dayanıklılık üzerinden üretir. Bu durum, erkeklik rejimlerinin ilişkisel yoksunluğunu dolaylı biçimde açığa çıkaran bir karşı-örnek işlevi görür.
Sonuç olarak, feminist objektiften bakıldığında, kuşaklar arası kadın dostluğu ne romantize edilecek bir yakınlık ne de özel alanla sınırlanabilecek bireysel bir tercihtir. Simone de Beauvoir’in kadınlığın toplumsal olarak öğrenilen bir konum olduğuna dair tespiti, kuşaklar arası aktarımın her zaman özgürleştirici olmayabileceğini de hatırlatır. Kadınlar, tarihsel olarak bakım ve duygusal emeğin asli taşıyıcıları olarak tanındıkları ölçüde, bu rolleri çoğu zaman farkındalık geliştirmeksizin sonraki kuşaklara aktarmak zorunda bırakılmışlardır. Nancy Chodorow’un gösterdiği üzere, bakım emeği salt maddi değil, psiko-duygusal düzeyde de içselleştirilerek yeniden üretilir; bu aktarım bilinçli bir baskıdan çok, patriyarkal düzen içinde hayatta kalma stratejisi olarak işler. Bu nedenle, Bell Hooks’un vurguladığı gibi, kadınlar arası ilişkiler otomatik olarak feminist sayılamaz; dayanışma ancak eleştirel farkındalıkla politikleşir. Benzer biçimde Sara Ahmed, kadınlara yöneltilen “toparlayan, idare eden, anlayan olma” beklentisinin duygusal emeği ahlaki bir zorunluluk hâline getirdiğini ortaya koyar. Silvia Federici ise bakım bilgisinin paylaşımı ile bakım yükünün devri arasındaki kritik farkın altını çizer: İlki kolektif güç üretirken, ikincisi sömürünün kuşaklar boyunca sürmesine hizmet eder. Bu bağlamda kuşaklar arası kadın dostluğu, ancak bakım ve duygusal emeğin doğal bir kader değil, tarihsel ve politik bir yük olduğunu görünür kıldığında feminist bir potansiyel taşır. Tam da bu nedenle, kadınları yalnızlaştıran yaş rejimlerine karşı kolektif hafıza üreten; yeniden üretim emeğini görünür kılan ve feminist mücadelenin zamansal sürekliliğini sağlayan politik bir ilişkilenme biçimi olarak anlam kazanır. Sessizdir, gündelik hayata gömülüdür; ancak tam da bu nedenle kalıcıdır. Feminist politikanın çoğu zaman adı konmayan ama taşıyıcı kolonlarından biri burada kurulmaktadır.
