
Vefat ve Başsağlığı 426
Odamızın 40636 nolu üyesi Kıvanç Türkol ve 67846 nolu üyesi Şener Zorlu‘yu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine, dostlarına ve üyelerimize başsağlığı diliyoruz. MMO İzmir Şube Yönetim […]

Odamızın 40636 nolu üyesi Kıvanç Türkol ve 67846 nolu üyesi Şener Zorlu‘yu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine, dostlarına ve üyelerimize başsağlığı diliyoruz. MMO İzmir Şube Yönetim […]

Obur Zihin: Kim Kimi Yiyor? İlk kez 2024’te Sanat Dünyamız dergisinin 50. yılına özel olarak hayata geçirilen Sanat Dünyamız Film Günleri, üçüncü edisyonunda güncel sanat […]

Bölüm 2 4. Elektriksel Arızalar 4.1. Elektrik Sistemleri ve Bileşenleri Modern loder ve ekskavatörler, karmaşık elektrik sistemleri ile donatılmıştır. Bu sistemler, makinenin kontrolü, aydınlatma ve […]

Gerçeği bükmez; Görünür Kılar Feminist teori, kadın deneyimini uzun süre beden, emek ve mekân eksenlerinde tartıştı; ancak bu deneyimin zamansal boyutu, görece sınırlı biçimde ele […]
10 farklı ilde Migros’un 12 deposunda çalışan 5 bine yakın işçi, kendilerine dayatılan yüzde 28’lik sefalet zammına karşı DGD-Sen ile Türkiye işçi sınıfı tarihine geçecek bir direniş başlattı. Migros’un taşeronları aracılığıyla işçiyi güvencesizliğe mahkûm eden, alın terini düşük ücretler, banka promosyonu ve vergi kesintileriyle gasp eden sömürü çarkına karşı Esenyurt depoda başlayan direniş kısa sürede ülkenin geneline yayıldı. Migros depo işçileri ve onları destekleyenler, bugün polis ablukasına ve gözaltılara rağmen, “İşçiler açken patronlara huzur yok” diyerek büyük depo direnişini Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki malikanesinin önüne taşıdı. Beykoz’da 100 işçinin ters kelepçeyle gözaltına alınmasına eş zamanlı olarak Torbalı, İzmir’deki depo önünde işçiler ve onları destekleyenlerden 7 kişi gözaltına alındı.

Grevin temel motivasyonu, işçilerin sadece hayatta kalma sınırına itilmesi değil, aynı zamanda Migros yönetiminin yıllardır süregelen sistematik aşağılama ve yok sayma politikalarına duyulan öfkedir. Bu öfkeden doğan direnişin kararlılığı, Migros yönetimini o kadar panikletmiştir ki; şirket, çözüm üretmek yerine tüm kurumsal imkanlarını direnişi kırmak ve kamuoyunu yanıltmak için bir psikolojik harp aygıtı olarak kullanmaya başlamıştır. Migros yönetimi, grevi ve toplumdan gelen yoğun desteği kırmak için klasik bir İK ve kurumsal iletişim yönetiminin çok ötesine geçen dezenformasyon tekniklerine ve hukuksuzluklara başvurmaktadır.
Bu sürecin ilk aşaması, işçileri bölmek amacıyla kurgulanan kadro ve sarı sendika operasyonudur. Direnişin gücü karşısında geri adım atmak zorunda kalan yönetim, işçilere ilk 1 Şubat, daha sonra 27 Ocak olarak açıkladığı tarih itibarıyla Migros kadrosuna geçiş ve TİS vaadi sunmuş; ancak TİS vaadini suç işleyerek Tez-Koop-İş Sendikasına üye olma şartına bağlamıştır. Bu hamle, işçinin sendika seçme özgürlüğünü gasp ederek, masada karşısında gerçek bir sendika yerine işbirlikçi, kendi İK biriminin bir uzantısı niteliğinde bir yapı görme arzusunun ürünüdür.

İkinci aşama ise direnişin öncülerini ve destekçilerini kriminalize etme çabasıdır. Migros, 280’den fazla işçiyi Kod 46 ile işten çıkararak, aslında en temel anayasal hakkını kullanan emekçileri suçlu ilan etmiştir. Bazı işçilere SGK bildirimi giderken bazılarının sadece İK’dan gelen muğlak bir SMS ile bekletilmesi, işçiler arasında bir kaos ve belirsizlik yaratarak grev hattını zayıflatmayı amaçlamıştır. Bu süreçte baskı mekanizması sadece iş akdi feshiyle sınırlı kalmamış, insani yaşam hakkına da el uzatılmıştır; şirketin sağladığı lojmanlarda kalan işçilere hukuksuzca buralardan atıldıkları bildirilmiş ve emekçiler kışın ortasında kapı önüne konularak barınma hakları gasp edilmiştir. Eski sarı sendika yöneticisi taşeron patron Veysel Cingöz ve yönetim kadrosunun depolarda yürüttüğü, genç bir işçiyi ölümle tehdit etmeye kadar varan mafyatik zorbalıklar, kurumsal dilin kibarlık maskesi altında gizlenen işçi düşmanı bir holdingin gerçek yüzdür. Migros, işçiyi hem ekonomik hem de psikolojik olarak köşeye sıkıştırmak, zorbalıkla iradesini kırmak ve onları sarı sendika dayatmasına mecbur bırakmak için her yolu denemektedir.
Ayrıca işten çıkarmalarla ilgili şirket tarafından yapılan açıklamada kullanılan; “iş güvenliğini tehdit eden marjinal grup”, “fiziki müdahale” ve “yasa dışı eylem” gibi ifadeler, direnen işçinin direncini kırmanın yanı sıra kamuoyundaki boykot desteğini zayıflatmaya yönelik seçilmiş kelimelerdir. Mağduru fail gibi gösterme, Migros’un İK, hukuk ve kurumsal iletişim birimlerince profesyonelce icra edilmektedir. Amaç belirsizlik, korku ve itibar suikastı ile işçiyi yalnızlaştırmak, halkın Migros marketlerine yönelik başlattığı kasa kilitleme ve boykot eylemlerini bilgi kirliliği yoluyla durdurmaktır. Bu nedenle Migros’un inşa ettiği yalan ve korku duvarını yıkmak ve direnişin haklı zeminini tüm çıplaklığıyla ortaya koymak için, işçilerin neyin mücadelesini verdiğini doğrudan kendi talepleri üzerinden okumak gerekir.

Niye yüzde 50 zam istiyoruz?
Bakanlığın 2026 yılı için öngördüğü asgari ücret dahi açlık sınırı seviyesinde kalmışken, Migros’un teklif ettiği yüzde 28’lik zam oranı, işçiyi geçtiğimiz yılın bile gerisine iten bir ücret anlamına gelmektedir. Enflasyonun çarşıda ve pazarda hissedilen gerçek yüzü yüzde 50’lerin çok üzerindeyken, Migros gibi rekor kârlar açıklayan bir dünya devinin kendi işçisine sadece yüzde 1’lik bir farkla asgari ücreti dayatması, emeğin değerini açıkça yok saymaktır. Bir depo işçisi için bugünün Türkiye’sinde bir çocuğun sadece temel okul masrafları, servis ücreti ve beslenme çantası dahi aylık 10 bin TL barajını aşmış durumdadır. Buna fahiş kira artışları, elektrik, su ve doğalgaz faturaları da eklendiğinde, işçinin maaşı daha ayın ilk on gününde eriyip gitmektedir. Migros işçisinin talep ettiği bu oran alım gücünü biraz olsun koruma çabasından ibarettir. Sosyal hayatın işçi için tamamen hayal olduğu bu sistemde, yüzde 50 zam talebi işçinin kendine ve ailesine insanca bir yaşam sunabilme arzusunun asgari sınırıdır.
Niye vergiyi patron ödesin?
Türkiye’de ücretli çalışanlar üzerindeki vergi yükü, yılın ortasından itibaren artan vergi dilimleri nedeniyle ağırlaşmaktadır. İşçi, Ocak ayında aldığı ücreti Temmuz ayında alamamakta; aynı işi yapmasına rağmen her ay daha az net ücretle karşılaşmaktadır. Öte yandan büyük sermaye grupları, çeşitli teşvikler ve muafiyetlerle vergi yükünden kaçınabilirken, devletin vergi gelirleri büyük oranda işçinin bordrosundan karşılanmaktadır. İşçilerin “vergiyi patron ödesin” talebi, brüt ücretten yapılan kesintilerin işçinin net geliri üzerinde yarattığı erozyonun durdurulması; yani patronun kârından feragat ederek işçinin eline geçen parayı yıl boyu sabit tutması ve vergi maliyetini bir operasyonel gider olarak üstlenmesi talebidir. Bugün bir işçi bordrosuna baktığında, brüt maaşının önemli bir kısmının daha eline geçmeden kesildiğini görmektedir. Patronlar ise “gider göstererek” ya da devletin sağladığı vergi barışları ve teşvikleri kullanarak bu yükten muaf kalabilmektedir. Enflasyonla birleşince işçinin üzerindeki daha da ağır bir yük olan bu durum, patronun kârından feragat ederek işçinin eline geçen parayı yıl boyu sabit tutması ve vergi maliyetini bir operasyonel gider olarak üstlenmesi yoluyla hafifletilmek istenmektedir.

Niye iş kolu değişmesin?
İş kolu değişikliği meselesi, basit bir bürokratik düzenleme değil; işçinin sendikal ve iş güvenliği haklarını hedef alan operasyondur. Depo işçileri, yaptıkları işin niteliği gereği 16 No’lu “Taşımacılık, Depolama ve Haberleşme” iş koluna tabidir ve DGD-SEN gücünü bu iş kolundaki örgütlülüğünden almaktadır. Ancak Migros, işçileri 10 No’lu “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar” iş koluna kaydırarak suç teşkil eden bir operasyon yürütmektedir. Bu operasyonla, 16 No’lu iş kolunda yetkili olan bağımsız sendika DGD-SEN’in hukuki temsil yetkisi düşürülmekte; işçiler 10 No’lu iş kolunda yetkili olan ama işverenle uzlaşmacı ve İK biriminin bir uzantısı gibi çalışan sarı sendika Tez-Koop-İş’e mecbur bırakılmaktadır. Bu Migros’un depolarındaki ilk sendikasızlaştırma hamlesi değildir. Yönetim daha önce de DGD-SEN’i depolardan çıkarmak için iş kolu bölme oyununa başvurmuş, aynı çatı altında çalışan işçilerin bir kısmını depo, bir kısmını taşımacılık iş kolunda göstererek işçilerin örgütlü gücünü parçalamaya çalışmıştır. Bugün de benzer bir kurnazlıkla, işçileri fiilen yaptıkları depo işinden mağaza personeli statüsüne geçirerek DGD-SEN’in hukuki temsil yetkisini düşürmeyi hedeflemektedir. Dahası, 16 No’lu iş kolu depolardaki yüksek fiziksel yükü ve lojistik tehlikeleri kapsayan bir iş hukuku zeminine ve denetim yükümlülüklerine sahipken; işçileri mağazacı gibi göstermek, depodaki ağır ve tehlikeli iş koşullarının yarattığı riskleri kağıt üzerinde hafifletmek ve bu risklere bağlı yıpranma gibi ek hakları ortadan kaldırmak demektir. Sonuç olarak iş kolu değişikliği; işçinin sendikasını, iş kazalarına karşı korumasını ve toplu pazarlık gücünü elinden alan bir dayatmadır.
Neden banka promosyonları işçiler için önemli?
Banka promosyonları, işçilerin aylık maaş ödemelerinin belirli bir banka üzerinden yapılması karşılığında bankanın ödediği bir tutardır. Bu ödeme, doğrudan işçinin maaşının bankada yarattığı likiditenin bir karşılığıdır. Migros yönetimi ise bu promosyonları ya kendi operasyonel giderlerinde kullanmakta ya da işçilere ödemeyerek bu yasal gelire el koymaktadır. Zaten sefalet ücretlerine mahkûm edilen bir işçi için, tek seferlik dahi olsa bu toplu ödemeler, birikmiş bir faturayı ya da temel bir ihtiyacı karşılamak adına hayati bir nakit kaynağıdır. İşçiler, kendi maaşları üzerinden bankanın yarattığı kârın banka tarafından doğrudan kendilerine, yani asıl sahiplerine ödenmesini talep etmektedir. Sermaye grupları için küçük birer kalem gibi görünen bu promosyon tutarları, bir işçi ailesi için birikmiş kira borcu veya çocuğun eğitim gideri demektir. Migros’un bu parayı işçiye vermemek için direnmesi, sömürünün ne kadar detaylı ve sistematik bir hal aldığının göstergesidir. Promosyon işçinin mülkiyetindedir; bunun üzerinden yapılan pazarlıklar işçinin rızası dışında gerçekleşemez.
