
Vefat ve Başsağlığı 426
Odamızın 40636 nolu üyesi Kıvanç Türkol ve 67846 nolu üyesi Şener Zorlu‘yu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine, dostlarına ve üyelerimize başsağlığı diliyoruz. MMO İzmir Şube Yönetim […]

Odamızın 40636 nolu üyesi Kıvanç Türkol ve 67846 nolu üyesi Şener Zorlu‘yu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine, dostlarına ve üyelerimize başsağlığı diliyoruz. MMO İzmir Şube Yönetim […]

Bölüm 2 4. Elektriksel Arızalar 4.1. Elektrik Sistemleri ve Bileşenleri Modern loder ve ekskavatörler, karmaşık elektrik sistemleri ile donatılmıştır. Bu sistemler, makinenin kontrolü, aydınlatma ve […]

Gerçeği bükmez; Görünür Kılar Feminist teori, kadın deneyimini uzun süre beden, emek ve mekân eksenlerinde tartıştı; ancak bu deneyimin zamansal boyutu, görece sınırlı biçimde ele […]

Pandemi döneminden sonra en çok işçi ölümü 2025 yılında gerçekleşti. Bu duruma yıllardır ifade ettiğimiz Türkiye’deki ‘olağanlaştırılmış bir iş cinayetleri rejimi’nin sonucu olarak bakmak lazım. […]
İlk kez 2024’te Sanat Dünyamız dergisinin 50. yılına özel olarak hayata geçirilen Sanat Dünyamız Film Günleri, üçüncü edisyonunda güncel sanat ile sinemanın kesiştiği çok katmanlı bir düşünme alanı açıyor. “Kim Kimi Yiyor?” temasıyla şekillenen program, yemeği bir beslenme pratiği olmaktan öte; iktidar, dağılım, beden ve hafıza ilişkileri üzerinden kurulan güçlü bir metafor olarak ele alıyor. Yapı Kredi Kültür Sanat Loca’da gerçekleşen film gösterimleri ve eşlik eden performanslar, yemeğin tarih boyunca salt bir ihtiyaç değil, aynı zamanda politik bir tercih olduğunu hatırlatıyor.
Sanat, bazen doğrudan söylemediğini daha derin bir yerden fısıldar. Yemeğin insanlık tarihindeki düşünsel izlerini tartışmaya açan bu seçki ve onu izleyen konuşmalar, ilk bakışta kültürel bir etkinlik gibi görünse de bugün bize başka bir şey hatırlatır: İnsanlık sadece üretmez, aynı zamanda tüketir; yetinmez, yutar; paylaşmaz, el koyar. Bu nedenle “Kim Kimi Yiyor?” sorusu, sofraların çok ötesine geçerek sınırları, savaşları ve iktidarın kurulduğu tüm alanları işaret eden bir sorguya dönüşür.
Antropolog John S. Allen’ın Obur Zihin – Yiyeceklerle İlişkimizin Evrimi kitabında ortaya koyduğu gibi, yeme eylemi çoktan biyolojik bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştır. Yeme, kültürdür, iktidardır, hiyerarşidir. Kimin neyi ne kadar ve ne pahasına yediği, insanlık tarihinin en politik meselelerinden biridir. Yemek, paylaşımı olduğu kadar dışlamayı; beslemeyi olduğu kadar aç bırakmayı da örgütler. Ancak bugün mesele salt sofralar değildir. Zihinler oburdur.
Topraklara, bedenlere, emeğe, hafızaya ve geleceğe yönelen doymak bilmez bir iştah söz konusudur. Bu oburluk, günümüzde en çıplak ve en acımasız hâliyle Rojava’da görünürlük kazanıyor.
Rojava’nın hedef olmasının nedeni coğrafi konumundan ibaret bir durum değildir. Asıl mesele, burada başka bir yaşam biçiminin deneniyor olmasıdır: kadın özgürlüğünü merkeze alan, etnik ve dini çoğulluğu tanıyan, kolektif dayanışmayı önceleyen bir toplumsal örgütlenme. Eşbaşkanlık sistemiyle karar alma süreçlerinde kadınların kurucu özne hâline gelmesi; kadın savunma birlikleriyle güvenliğin erkek egemen yapılara devredilmemesi; kadın meclisleri ve kadın odaklı hukuk mekanizmalarıyla patriyarkal şiddetin kamusal olarak tanınması, salt bölgesel değil ideolojik bir meydan okuma anlamı taşımaktadır. Tam da bu nedenle, Rojava’da inşa edilen model, obur zihinler için tehlikelidir: Tüketilecek bir kaynak ya da ele geçirilecek hazır bir iktidar düzeni sunmaz; aksine iktidarın doğasını, meşruiyetini ve cinsiyetli yapısını sorgular. Rojava’ya yönelik askerî, siyasal ve idari müdahaleler, güvenlik söyleminin ötesinde, bu alternatif toplumsal tahayyülü sürdürülemez kılmayı hedefleyen bir bastırma pratiği olarak okunmalıdır. Bu müdahaleler, kadınların kamusal ve siyasal alandan tasfiyesi üzerinden, erkek egemen düzenin bölgesel ölçekte yeniden üretimine hizmet etmektedir.
Rojava’da yaşananlar, bu nedenle sadece bölgesel bir çatışma ya da geçici bir jeopolitik “kriz” olarak okunamaz. Burada tanık olduğumuz şey, eşitlikçi, çok dilli ve kadın özgürlükçü bir toplumsal tahayyülün nasıl sistematik biçimde hedef hâline getirildiğidir. Küresel düzen, kendisine benzemeyeni tolere edemez; çünkü obur zihinler farklılıkla beslenemez. Onlar için farklı olan, dönüştürülecek bir seçenek değil, tasfiye edilecek bir sapmadır. Bugün Rojava’da kadınların siyasal ve toplumsal kazanımlarının doğrudan hedef alınması, sivil yaşamın kalıcı bir güvensizlik rejimi altında tutulması ve kolektif bir deneyimin askerî, ekonomik ve diplomatik şiddet yoluyla bastırılmaya çalışılması bu mantığın somut tezahürleridir. Üstelik bu yıkım silahların yanı sıra meşruiyet anlatıları, medya sessizliği ve uluslararası diplomatik körlük aracılığıyla görünmez kılınır. Böylece bölge, sivil yerleşimlere yönelik saldırılarla, elektrik, su ve sağlık hizmetleri gibi altyapının bilinçli biçimde hedef alınmasıyla ve kadınların kamusal, siyasal ve savunma alanlarındaki varlığının sistematik olarak tehdit edilmesiyle çok yönlü bir kuşatma altına alınırken, küresel ve bölgesel aktörler iktidarlarını genişletme uğruna yaşamı pazarlık nesnesine dönüştürmeyi olağanlaştırır. Bu tablo, endüstriyel gıda sistemlerinin mantığıyla çarpıcı biçimde benzeşir: verimlilik ve güvenlik adına doğa tüketilir, bedenler hastalanır, yaşam aşındırılır; fakat sistem büyümeye, genişlemeye ve tüketmeye devam eder. Rojava’da tanık olduğumuz şey de tam olarak budur—oburluğun artık metafor olmaktan çıkıp açık bir yok etme pratiğine dönüşmesi.
Tam da bu noktada sanat, hayati bir düşünme alanı açar: film, imge ve anlatı yoluyla, obur zihnin doğal ya da kaçınılmaz göstermeye çalıştığı şiddeti yabancılaştırır; normalleştirilen yıkımı görünür kılar. Sofra artık bir masa değil, bir sınır hattı, bir abluka ve bir güç ilişkisi olarak karşımıza çıkar. Yemeğin tarihi üzerinden sorulan sorular, aynı zamanda kimin yaşamasına izin verildiğini, kimin aç bırakıldığını ve kimlerin yaşamının “feda edilebilir” sayıldığını açığa çıkarır. Bu yüzden “Kim Kimi Yiyor?” sorusu Rojava’ya bakarken daha sert biçimde yeniden sorulmak zorundadır: Kim kimin yaşamını, hangi gerekçeyle, ne pahasına tüketiyor—ve bu oburluğu ne zaman durduracağız?
Bu yazıyı tamamlarken, insanca yaşam, barış ve eşitlik mücadelesinin yalnızca uzak coğrafyalarda değil, kendi örgütlü alanlarımızda da kurulduğunu hatırlatmak gerekir. Şubemizin bugüne dek yürüttüğü çalışmalar, emeğin değersizleştirilmesine, yaşamın güvencesizleştirilmesine ve toplumsal kutuplaşmaya karşı dayanışmayı, ortak aklı ve kamusal sorumluluğu merkeze alan bir hat örmeye çalışmıştır. 7-8 Şubat tarihlerinde yapılacak İzmir Şube Genel Kurul ve Seçimleri, bu hattın nasıl güçlenerek devam edeceğine dair kolektif bir karar anıdır. Yeni dönemin yönünü birlikte belirlemek, sözümüzü çoğaltmak ve barıştan, insanca yaşamdan yana irademizi büyütmek için tüm üyelerimizi genel kurula katılmaya ve oy kullanmaya davet ediyoruz.
MMO İzmir Şube 32. Dönem Yönetim Kurulu
