
425. Bülten’den
Baskının Normalleştiği Yerde Yaşamı Yeniden İnşa Etmek 2025 yılı, Türkiye’de salt ekonomik göstergelerin değil, siyasal sınırların da zorlandığı bir yıl oldu. Yoksulluk artık bir risk […]

Baskının Normalleştiği Yerde Yaşamı Yeniden İnşa Etmek 2025 yılı, Türkiye’de salt ekonomik göstergelerin değil, siyasal sınırların da zorlandığı bir yıl oldu. Yoksulluk artık bir risk […]

Son günlerde MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencilerinin yaşadığı iş kazaları ve ne yazık ki ölümle sonuçlanan olaylar, toplumun vicdanını derinden yaralamakta ve ciddi bir endişe […]

Bölüm 1 1. Giriş Lastik tekerlekli loder ve ekskavatörler, inşaat, madencilik, tarım ve endüstriyel faaliyetlerde yaygın olarak kullanılan iş makineleridir. Bu makineler, ağır yüklerin taşınması, […]

FAZLI KANDEMİR DAMLA SAYICI ÖZGÜR ÇELİK TOLGA SEVEN MEHMET TÜZÜN KARABULUT BAYRAM TUNA KEKEÇADNAN ERSOYSİNEM KEREM EFE TOPER SAMET POLAT MUHAMMET ASLAN YUSUF EVİRGEN AHMET […]

Teknolojinin tarafsız olduğunu düşünmek kolaydır. Ekranların, kodların, algoritmaların cinsiyeti yokmuş gibi gelir insana; sanki dijital dünya insanların önyargılarından arınmış, nötr bir boşlukmuş gibi. Oysa dijital dünyanın da gölgeleri vardır. Kullandığımız her uygulamanın, her sesli asistanın, her yüz tanıma sisteminin arkasında örtülü tercihler, sessiz kabuller ve yerleşik toplumsal kalıplar dolaşır. Bunu çoğu zaman fark etmeyiz, çünkü teknoloji kendini doğal ve kendiliğinden gösterir. Oysa hangi sesin daha uygun bulunduğunu, hangi yüzün kolay tanındığını, kimin verisinin norm olarak kabul edildiğini belirleyen şey salt kod satırları değildir; kodu yazan bireylerin taşıdığı kültürdür. Bu yüzden dijital sistemler, insanlardan daha adil değildir; sadece insanların önyargılarını daha hızlı işler.
Hiç düşündünüz mü, neden Siri, Alexa ya da Cortana ilk çıktıklarında kadın sesiyle programlandı? Bu, basit bir estetik tercih değildir. Kültürün kadın sesine yüklediği nazik, uysal, itaatkâr, yardımcı rollerin dijital alana birebir taşınmasıdır. Kadın sesinin emre hazır, yumuşak ve sabırlı bulunması, teknoloji şirketlerinin bu kalıpları sorgulamadan koda dönüştürmesine yol açtı. Bir anlamda, kadınların yüzyıllardır üstüne yıkılan bakım ve hizmet emeği, bu kez dijital asistanların varsayılan sesi olarak karşımıza çıktı. Silvia Federici’nin işaret ettiği gibi, kapitalist düzen bakım ve yeniden üretim emeğini görünmez kılarak işler; dijital asistanların varsayılan yardımcı sesi de bu tarihsel görünmezliğin teknolojiye kodlanmış bir devamıdır. UNESCO’nun I’d Blush If I Could raporu1, bu tercihi dijital uysallığın otomatikleştirilmiş formu olarak tanımlar; çünkü bu sesler, kullanıcının kaba, buyurgan ya da nezaketsiz talimatlarına bile sabırla yanıt verecek şekilde programlanmıştır. Sorun kadın sesinin seçilmesi meselesi değildir; o sesin nasıl davranacağının kültürel beklentilere göre belirlenmesidir. Teknoloji, burada da yansız olmayıp toplumsal cinsiyetin en yerleşik kalıplarını görünmeden tekrar eder.
Aynı sessiz önyargı, yüz tanıma sistemlerinde çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar. Algoritmalar çoğunlukla beyaz erkeklerin fotoğraflarıyla eğitildiği için, siyah kadınların yüzleri ya yanlış tanınır ya da tamamen sistem dışı bırakılır. Kadınlar, siyahlar ve Asyalılar için hata oranlarının yüzde otuzlara çıkması tesadüf değildir; çünkü sistem, en başından beri onların yüzünü tanımaya değer bir veri olarak görmemiştir. Veri setine girmeyen yüz, teknoloji için var olmayan yüzdür. Bu salt teknik bir eksiklikten ibaret değildir. Çünkü yüz tanıma teknolojileri artık sadece telefon kilidi açmak için değil; güvenlik, polislik, göç yönetimi ve sınır rejimlerinin de bir parçası hâline gelmiştir. Dijital dünyanın hangi bedenleri merkez, hangilerini çeper kabul ettiğine dair güçlü bir iktidar haritası burada görünür olur.
Teknoloji nötr değildir, çünkü onu üreten kültür nötr değildir. Algoritmanın karar ağında hangi verinin “normal” sayıldığını belirleyen eşikler de hangi yüzün referans alındığını seçen veri tabanları da toplumsal önyargıların sessiz izlerini taşır. Kod, insanın düşünme biçimini kopyalar; üstelik bunu çoğu zaman fark edilmez bir sadakatle yapar. Bu nedenle dijital sistemler, insanlardan daha adil olmak yerine, insanların görmezden geldiği eşitsizlikleri daha hızlı ve daha geniş ölçekte yeniden üretme kapasitesine sahiptir. Dünyayı daha akıllı hâle getirdiğini düşündüğümüz teknoloji, kimi zaman en kadim önyargılarımızı dijital hızla tekrarlayan bir aynaya dönüşür.
Gerçek kapsayıcılık, salt daha fazla veri toplamak demek değildir; kimin görünmez kılındığını fark edebilme cesaretidir. Bu cesaret, teknolojiye, ne yaptığıyla değil, hangi varsayımlarla çalıştığıyla da bakmayı gerektirir. Belki de artık şu soruları daha yüksek sesle sormanın zamanıdır: Teknolojiyi kimler yazıyor, kimlerin deneyimi bu sistemlere baştan dâhil edilmiyor? Feminist bir teknoloji, yani eşitsizliği yeniden üretmeyen değil, onu ifşa eden bir dijital tasarım mümkün mü? Ve erkeklik, kontrol ve iktidar arzusuyla şekillenen algoritmik düzen, hangi ilişki biçimlerini norm, hangilerini sapma olarak kodluyor? Bu sorular, teknolojiyi kullanmakla kalmayıp onu eleştirel bir feminist objektiften yeniden düşünmenin de başlangıç noktasıdır.
1 UNESCO, Yüzüm Kızarabilseydi, Kızarırdı: Dijital Becerilerdeki Toplumsal Cinsiyet Uçurumunu Eğitim Yoluyla Aşmak (Paris, 2019). Raporda, dijital sesli asistanların büyük ölçüde kadın sesiyle tasarlanmasının, itaatkâr ve hizmetkâr kadınlık kalıplarını dijital sistemlere aktardığı; kullanıcıların cinsiyetçi ya da kaba ifadelerine karşı bu sistemlerin pasif ve uyumlu yanıtlar verecek şekilde programlanmasının “otomatikleştirilmiş dijital uysallık” ürettiği vurgulanmaktadır.
