
425. Bülten’den
Baskının Normalleştiği Yerde Yaşamı Yeniden İnşa Etmek 2025 yılı, Türkiye’de salt ekonomik göstergelerin değil, siyasal sınırların da zorlandığı bir yıl oldu. Yoksulluk artık bir risk […]

Baskının Normalleştiği Yerde Yaşamı Yeniden İnşa Etmek 2025 yılı, Türkiye’de salt ekonomik göstergelerin değil, siyasal sınırların da zorlandığı bir yıl oldu. Yoksulluk artık bir risk […]

Toplumsal Geçiş Yönetimi: Şiddetsiz Bir Geleceğe Doğru Toplumların kendilerini yenileyebilmesi, önce en derin yaralarıyla yüzleşebilmesine bağlıdır. Bugün hâlâ milyonlarca kadının hayatını etkileyen şiddet gerçeği, bu […]

Cumhuriyetin İlanı: Halk Olmanın, Aydınlanmanın ve Yeniden Kuruluşun Yolu 29 Ekim 1923, salt bir tarih değildir; bir halkın küllerinden doğuşunun, kendi kaderine sahip çıkışının, tarih […]

“Olduğu yerde donup kalmış koşulları, kendi şarkıları eşliğinde dans etmeye zorlamalıyız” (1) Son zamanlarda iki kitap elimde dolaşıyordu, kah biri kah diğeri. Aslında bu bir rastlantı […]
Türkiye’de kadınların yaşam biçimlerine, kıyafetlerine ve eşit yurttaşlık taleplerine yönelik müdahaleler yoğunlaşırken, aynı anda savaşın farklı yüzleri de toplumsal hayatın dokusuna işleniyor. Diyanet hutbelerinde kadınların rolleri “annelik, eşlik ve iffet”le sınırlandırılarak patriyarkal düzen pekiştirilmeye çalışılıyor; bu, yalnızca dini bir öğüt değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet rejimini korumaya dönük ideolojik bir savaşın parçası. Tam da bu ideolojik kuşatma ortamında, 4–6 Eylül 2025 tarihlerinde düzenlenen Karaburun Bilim Kongresi, savaş temasını merkeze alarak şiddetin, çatışmanın ve savaşın toplumsal, siyasal, ekolojik ve kültürel boyutlarını çok yönlü biçimde tartışmaya açtı. Kongrede yapılan sunumlar, savaşın cephelerdeki çatışmalarla sınırlı olmadığını; sermaye birikiminin sürekliliğinden ekolojik yıkıma, kadın bedenlerinin denetiminden kültürel üretimin sansürlenmesine, dijital teknolojilerin militarist kullanımından gündelik hayatın disipline edilmesine kadar farklı biçimlerde yeniden üretildiğini gösterdi.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son aylarda yayımladığı hutbeler, kadınların ve LGBTİ+ bireylerin eşit yurttaşlık taleplerine yönelik ideolojik saldırının yeni bir evresini temsil ediyor. Ağustos ayındaki hutbelerde kadınların kılık kıyafetine müdahale edilmiş ve mirasta erkek kardeşlerinin yarısı kadar pay almalarının “ilahi takdir” olduğu ilan edilmişti. 12 Eylül tarihli hutbe ise, “Aile Yılı” çerçevesinde aileyi kutsayan ve eşitlikçi aile modellerini tehdit olarak gösteren bir içerikle kamuoyuna sunuldu.
Bu hutbeler, dini bir öğüt metni olmaktan ibaret değildir. Toplumsal cinsiyet rejimini yeniden üretmeye yönelik bir biyopolitik müdahale niteliği taşımaktadır. Kadınların toplumsal varlığını “annelik, eşlik ve iffet” ile sınırlandıran söylem, patriyarkanın aile ideolojisini kurumsallaştırma çabasının bir uzantısıdır. Aile, burada salt özel hayatın değil kadın emeğinin, arzularının ve bedeninin denetim altında tutulduğu siyasal bir düzenek olarak kurgulanmaktadır.
Diyanet’in dilinde kadınların özgürlük talepleri, LGBTİ+ bireylerin eşit yurttaşlık hakları ve farklı yaşam biçimleri “fıtrata aykırılık,” “sapkınlık” ya da “küresel lobilerin saldırısı” gibi kavramlarla damgalanmaktadır. Bu söylem, kadınların kamusal alandaki varlığını kriminalize ederken, aynı zamanda toplumsal çoğulluğu ve demokratik yurttaşlığı tehdit etmektedir. Sorunların kaynağı kadınların kıyafeti ya da yaşam biçimleri değildir. Asıl sorun, sosyal devletin yükümlülüklerini yerine getirmemesi, bakım emeğini kadınların sırtına yüklemesi, kamusal eğitim ve bakım hizmetlerini geri plana itmesi, işsizliği ve güvencesizliği yapısal bir sorun haline getirmesidir. Kadınların yaşam hakkını tehdit eden şiddet, “iyi hal” indirimleriyle cezasız bırakılırken; boşanma sürecinde kadınların haklarını gasp etmeye yönelik girişimler aile ideolojisinin bir parçası haline getirilmiştir.
Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun 12 Eylül tarihli açıklaması bu gerçekliği berrak biçimde ifade etmektedir:
“Hiçbir hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz. Kıyafetimize, sanatımıza, yaşam biçimimize karışmanıza izin vermeyeceğiz. Diyanet’in ve siyasi iktidarın kadınları susturma, görünmez kılma ve ikincilleştirme çabalarına karşı susmayacağız.”
Bugün yapılması gereken, patriyarkal aile ideolojisini kutsallaştırmak değil; kadınların eşit yurttaşlığını güvence altına almak, sosyal devlet mekanizmalarını güçlendirmek ve şiddetsiz, özgür bir yaşamın koşullarını yaratmaktır. Diyanet’in anayasal sınırlarına çekilmesi ve kadınların haklarını hedef alan hutbelerden vazgeçmesi, demokratik düzenin en temel gerekliliğidir. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, sadece bireysel hakların değil toplumun bütününün demokratik geleceğinin ve barışçıl bir toplumsal düzenin garantisidir.
Bu yıl Karaburun Bilim Kongresi, savaş ve barış ekseninde çok katmanlı tartışmalara ev sahipliği yaptı. Murathan Mungan’ın açılış sunumunda savaş ve barış arasındaki salınımların edebi ve tarihsel bir çerçevede işlendiği kongrede; kapitalist birikim süreçlerinden Kürt meselesine, Filistin mücadelesinden emperyalizmin yeni biçimlerine kadar farklı alanlarda sunumlar yapıldı. Panellerde savaşın yalnızca askeri bir olgu değil; sermaye birikimi, hegemonya inşası ve toplumsal rejimlerin sürdürülmesinde merkezi bir rol oynadığı vurgulandı.
Kongrenin önemli başlıklarından biri de barışın inşasıydı. Feminist, ekolojik ve toplumsal hareket perspektifleri, barışın salt çatışmasızlık değil; eşitlik, adalet, hakikatle yüzleşme ve toplumsal çoğulluğu tanıma süreci olduğunu hatırlattı. “Savaşın tanığı olarak sanat” oturumunda fotoğraf, belgesel sinema, edebiyat ve müziğin hakikati görünür kılan, belleği taşıyan ve direnişi besleyen araçlar olduğu öne çıktı. “Dijitalleşme, yapay zekâ ve savaş” oturumunda ise teknolojinin sermayenin hizmetindeki militarist boyutları, insanlığa ve gezegene yönelttiği tehditlerle tartışıldı. Toplumsal cinsiyet perspektifinden yürütülen oturumlarda kadınların savaş koşullarında maruz bırakıldıkları şiddet biçimleri, Kürt kadın mücadelesinin deneyimleri ve posthümanist feminist bakış açılarının direniş olanakları ele alındı. Çocukların savaşta tanık, fail ve özne olarak konumlandırılmalarına dair tartışmalar ise savaşın kuşaklar arası yıkıcılığına işaret etti. Ekoloji oturumunda savaşın doğaya bıraktığı tahribatın, iklim krizini derinleştiren ve yaşamın sürdürülebilirliğini tehdit eden sonuçları ortaya kondu. Karaburun Bilim Kongresi, bu yıl bir kez daha savaşın toplumsal, siyasal, ekolojik ve kültürel bütün boyutlarını görünür kıldı. Tartışmalar, barışın yalnızca silahların susması değil; adalet, eşitlik ve özgürlüğün bir arada örgütlendiği yeni bir toplumsallık tahayyülünden geçtiğini güçlü biçimde hatırlattı.
Kapitalist düzen, savaşları, devletler arası rekabetin ve sömürgeciliğin bir aracı olarak görürken gündelik hayatlarımızı belirleyen ideolojik ve biyopolitik mekanizmalarla iç içe geçirerek de sürdürüyor. Kadınların kıyafetlerinden ve bedenlerinden başlayarak emeğin görünmez kılınmasına, çocukların savaşın tanığına, hatta öznesine dönüştürülmesine; doğanın yıkımından kültürel üretimin baskı altına alınmasına kadar geniş bir alanda bu savaş mantığı yeniden üretiliyor. Bu nedenle eşitlik, özgürlük ve barış mücadeleleri birbirinden koparılamaz: toplumsal cinsiyet eşitliği, demokratikleşme ve barışın toplumsal tahayyülü aynı bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Kadınların eşitlik mücadelesi ise, toplumun barış umudunun en güçlü dayanağıdır.
MMO İzmir Şube 32. Dönem Yönetim Kurulu
