
Mesleki Eğitimde Kırılma Noktası
Son günlerde MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencilerinin yaşadığı iş kazaları ve ne yazık ki ölümle sonuçlanan olaylar, toplumun vicdanını derinden yaralamakta ve ciddi bir endişe […]

Son günlerde MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencilerinin yaşadığı iş kazaları ve ne yazık ki ölümle sonuçlanan olaylar, toplumun vicdanını derinden yaralamakta ve ciddi bir endişe […]

Bölüm 1 1. Giriş Lastik tekerlekli loder ve ekskavatörler, inşaat, madencilik, tarım ve endüstriyel faaliyetlerde yaygın olarak kullanılan iş makineleridir. Bu makineler, ağır yüklerin taşınması, […]

Gerçeği bükmez; Görünür Kılar Algoritmalar toplumsal önyargıları yok etmez; tersine onları görünmez kılarak güçlendirir. Safiya Umoja Noble Teknolojinin tarafsız olduğunu düşünmek kolaydır. Ekranların, kodların, algoritmaların […]

1949 devriminden sonra dünyanın en hızlı sanayileşen ülkelerinden biri hâline gelen Çin, 1980’lerden itibaren sosyalist kalkınma modelinden tedricen devlet kapitalizmine geçerek dünya ekonomisine entegre olmuş […]
Barışın değerini; savaşların sonuçları ve topluma bıraktığı izlerle daha iyi anlayabiliriz. Herkes için temel bir hak ve ortak yaşam zemini olan ‘Barış’, yılda bir dile getirilen temennilerden ibaret olmamalıdır. Ne zaman, kimlerle ya da hangi koşullarda olursa olsun, yalnızca sözde kalacak bir kavram değil, bizzat yaşamı mümkün kılan bir pratiktir. Bu pratik bugünümüzü inşa ederken, yarınımızı da geleceğe umut ile taşımanın yolunu açar. Savaşın toplumsal cinsiyet üzerinden nasıl biçimlendiğini anlayabildiğimiz ölçüde, barışı arzu etmenin ötesine geçip onu talep etmek ve bu talepte ısrarcı olmak da kaçınılmaz hale gelir.
Savaşlar, yalnızca devletler arası çıkar çatışmaları değil, aynı zamanda toplumların kimliklerini, değerlerini ve rollerini yeniden üreten süreçlerdir. Milliyetçilik ve militarizm, bu süreçte birbirini besleyen iki ideoloji olarak, erkeklik üzerinden kurgulanan toplumsal düzeni yeniden üretir. Erkekliğin cesaret, güç ve hakimiyetle tanımlandığı yerde, militarizm yalnızca bir güvenlik stratejisi değil, toplumsal cinsiyetin inşasının da bir aracına dönüşür. Bu ilişki iki yönlüdür: Eril değerler militarizme zemin hazırlarken, militarizm de bu eril tutumları pekiştirir ve yeniden onaylar. Erkeklik, devletin dayanaklarından biri olarak ulusu oluşturan temel kavramlar arasında yer alır. Feminist araştırmacı Cynthia Enloe’ye göre; milliyetçi söylemde kadınlar çoğunlukla ya ulusun yüceltilecek ikonları olarak ya da savaş sonrası ‘ganimet’ konumunda tasvir edilir.
Anthias ve Yuval-Davis, kadınların uluslaşma süreçlerine şu biçimlerde dahil olduğunu belirtir; etnik toplulukların biyolojik üreticisi, kültürün aktarıcısı ve sembolü, ulusal-askeri mücadelelerin katılımcısı olarak. Kadınlara ulus-devlet kuruluş süreçlerinde, milliyetçi projeye uygun şekilde görevler ve sorumluluklar yüklenmiştir. Devletleşme sürecinde erkeklerle eşit haklar vaat edilen ve bu şekilde mücadeleye destek vermesi sağlanan kadınlar, daha sonra ağır sorumluluklarla baş başa kalmıştır. Devletleşme sürecini tamamlayan ulusların sonraki amacı bir taraftan batıdan gelişmiş teknolojilerini almak ve kalkınmak, diğer taraftan kültür ve geleneklerini koruyarak geleceğe taşımak olmuştur. Bu noktada kadınlar iki misyon için de önemli roller üstlenmiştir: Bir yandan eğitim alıp kendilerini geliştirecekler ve ulusun öğretmenleri olacak, böylece modern kadınlar olarak ilerlemenin sembolleri haline gelecekler; diğer yandan kültürün aktarıcısı, özüne ve geleneklerine bağlı anneler olacaklardır. Kadınlar bir yandan geleneksel toplumun taşıyıcısı olacak, diğer yandan ilerlemeyi sağlayacak nesilleri yetiştireceklerdir.
Böylelikle militarizm, hem eril hem de dişil davranış beklentilerini ve toplumsal cinsiyet rollerini şekillendirmiş olur. Yükselen militarizm ile birlikte yaratılan feminenlik maskülenlik inşaları toplumsal cinsiyet rollerini güçlendirir ve patriyarkanın yeniden üretimini pekiştirir. Cynthia Enloe’nun “soru sormak” ve “olduğu gibi kabul etmemek” olarak tanımladığı feminist bir merakla, toplumdaki erkekliği incelemek ve sorgulamak şiddetli çatışma ve zulmü sona erdirme imkânı yaratır.
Kadınlar ve LGBTİ+lar savaştan doğrudan ve/veya dolaylı olarak etkilenmişlerdir. Yakınlarını kaybetmiş, zorla göç ettirilmiş, taciz ve tecavüze uğramışlardır. Ancak savaş sırasındaki mağduriyetleri bu tür doğrudan saldırılarla sınırlı değildir. Savaş olan toplumlarda militarizm sebebiyle erkekler saldırganlaşmış, erkeklikleri kışkırtılmıştır. Savaşçı ideolojilerin biçimlendirdiği erkeklikler, çatışma haricinde de şiddetini arttırmış bunu sürekli hale getirmiştir.
Britanyalı barış aktivisti ve sosyolog Cynthia Cockburn şiddetin sürekliliğine şu sözlerle değinir; “Toplumsal cinsiyet, kişisel olandan uluslararası olana, evden arka sokakta sıralanan tanklara ve gizli bombacının sortisine uzanan geniş bir düzlemde farklı noktalardaki şiddeti birbirine bağlar: barış zamanlarında koca dayağı ve evlilik içi tecavüz, eve kapatılma, “drahoma” yakmaları, töre cinayetleri ve kadın sünneti; savaşta askeri tecavüz, zapt etme, fuhuş ve cinsel işkence”.
Toplumsal cinsiyet, kadın–erkek ikiliği üzerinden işleyerek yalnızca çatışmanın yaşandığı coğrafyayla da sınırlı kalmaz; bunun ötesine taşarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğini daha da pekiştirir. Savaşın en büyük sonuçlarından biri olan göç, savaşın yalnızca belli bir coğrafyayla sınırlı olmadığını bize gösterir. Savaş bölgesinden kaçan her insan, kendi hikayesiyle birlikte gittiği toplumda yaşamaya devam eder; çoğu kez de kendini yabancı olarak bulduğu kentlerde eşitsizlik, ucuz iş gücü üzerinden sömürü ve yeni bir zulüm iklimi yaratır. Dolayısıyla savaş, yalnızca iki tarafın karşılıklı olarak birbirini öldürdüğü bir düzlem değildir; o silahı üretenlerden, kullananlara kadar uzanan çok daha geniş ve karmaşık bir hikâyeyi içerir.
Dolayısıyla milliyetçilik ve militarizm, çatışma dönemleriyle sınırlı kalmayan bir şiddet sürekliliği üretir; bu süreklilik yalnızca çatışan özneleri değil, onların ötesine geçerek tüm toplumu etkiler. Erillik ve militarizm gündelik hayatları bütünüyle kuşatmışken, kadın ve LGBTİ+ hareketinin barış mücadelesi de gündelik pratiklere nüfuz etmelidir.

Dünya örneklerinden Kolombiya’daki barış sürecini toplumsal cinsiyet ekseninde inceleyen Demos Araştırma Kolektifi’nin raporuna göre; 2012-2016 yılları arasında gerçekleşen barış görüşmelerine kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin katılımı, sürecin en önemli ve yenilikçi yönlerinden birini oluşturmuştur. Başlangıçta, müzakerelere kadın ve LGBTİ+ temsilcilerinin dahil edilmemesi üzerine, 2013 yılında Bogota’da bir araya gelen aktivistler “Ulusal Barış ve Kadın Zirvesi”ni düzenlemiş, bu zirvede, barış sürecinden beklentilerini ve taleplerini ortaklaştırarak somutlaştırmışlardır. 2014 yılında Cinsiyet Alt Komisyonu’nun kurulmasıyla birlikte kadınların ve LGBTİ+’ların barış sürecine katılımları kurumsallaşmıştır. Bu komisyonun temel görevi ülke genelindeki farklı kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin taleplerini dinlemek ve barış anlaşmasının toplumsal cinsiyet bakış açısına sahip olmasını sağlamak olmuştur. Komisyonun dönüştürücü ve güçlü etkisi özellikle 2016’da referanduma sunulan barış anlaşması etrafındaki tartışmalarda belirginleşmiştir. Çoğunluğunu sağ ve muhafazakar partilerin oluşturduğu ‘Hayır’ cephesi, komisyonun önerilerinin anlaşmaya yansımasının Kolombiya’nın değerlerine aykırı haklar doğuracağını ve bunun da aile kurumunu tehdit edeceğini ileri sürerek bu maddeleri hedef almıştır.
Komisyon, yalnızca masada kadın ve LGBTİ+ temsilini sağlamakla kalmadı, aynı zamanda çiftçi kadınlar, yerinden edilmiş kadınlar, yerli ve Afro-Kolombiyalı kadınlar ile LGBTİ+ aktivistlerini sürece dahil ederek kesişimsel bir mücadeleyle toplumsal temsili artırdı. Kesişimsellik, toplumsal cinsiyete dayalı ilişkileri çatışma bağlamında anlamaya çalışırken ırk etnisite ve sınıf boyutlarıyla düşünmek diyebiliriz. Bu bağlamda Kolombiya örneği, barış süreçlerinde kadınların ve tarihsel olarak dışlanan grupların sesinin görünür kılınmasının ne denli kritik olduğunu göstermektedir.
Bu deneyim, Türkiye’deki kadın mücadelesi ve LGBTİ+ hareketinin tecrübeleriyle de önemli paralellikler kurmamıza imkan tanır. Nitekim Türkiye’de de 2012-2015 yılları arasındaki çözüm sürecinden bugüne kadın ve LGBTİ+ hareketleri barış talebini ısrarla sürdürmektedir. ‘Barış için Kadın Girişimi’, o dönemin önemli oluşumlardan biriydi. 2012-2013 yıllarındaki çatışmasızlık döneminin imkan yarattığı Gezi İsyanı sırasında, barış taleplerini kamusal alanda daha güçlü bir biçimde dile getirilmesine ön ayak olmuş, yayınladıkları metin ile çözüm süreci ve gezi direnişi arasındaki barış ve demokrasi ihtiyacı ortaklığına değinmiş ve ortak mücadele politikası yürütmüştür. Bugünlerde de “Barışa İhtiyacım Var İnisiyatifi”, toplumsal kesimlerin farklı deneyimlerini bir araya getirerek barışın yalnızca siyasal bir hedef değil, gündelik yaşamda da yakıcı bir ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. İnisiyatif, bireylerin kendi yaşam öykülerinden yola çıkarak “Barışsızlığın” yarattığı tahribatı görünür kılmakta ve kolektif bir barış talebini güncel siyasal tartışmalara taşımaktadır.

Barış, sabit ve tek seferde elde edilebilecek bir durumdan ziyade, herkes için özgürlük ve eşitliğin tesisini içeren dinamik bir süreç olarak ortaya çıkmaktadır. Barış’ın gerçekleşebilmesi için, doğrudan şiddetin sona ermesine ek olarak, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ırk ve etnisiteye dayalı ayrımcılık ile sosyoekonomik eşitsizlikler gibi çatışmanın kökeninde yatan ve birbirine bağlı tahakküm ve sömürü biçimlerinin de ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Cynthia Enloe’nun sözünü ettiği feminist merakla sorgulamak sadece cesaret, otorite ve agresiflik gibi adaletsiz şiddete yol açan eril özellikleri sona erdirmenin değil, toplumsal cinsiyet ve bunun uzantısı olarak ırk, etnisite ya da sınıf tahakkümü gibi diğer toplumsal kategoriler bakımından hiyerarşik toplumsal kimlik anlayışlarını sorgulamanın da kapısını açacaktır. Feminizm bizi her tür toplumsal tahakküm biçimini sorgulamaya iterek, barışı ertelenemez bir hak ve gündelik yaşamın vazgeçilmez ihtiyacı haline getirir.
