421. Bülten’den

Barışı Ağlarla Örmek: Kapitalizm, Patriyarka ve Posthumanist Etik”

1 Eylül Dünya Barış Günü, savaşların tarihsel yıkıcılığının yanında bugün dünyanın farklı coğrafyalarında süren çatışmaların yarattığı acıları da hatırlatır. Bu nedenle barış, geçmişin kapanmış bir meselesi değil, bugünün çok katmanlı krizleri içinde yeniden ve yeniden kurulması gereken bir sorumluluktur. Çünkü savaş salt cephelerde patlayan bombaların ya da sınırları aşan orduların yarattığı kaostan ibaret değildir. Kapitalist üretim ilişkilerinin derinliklerine işlemiş ekonomik şiddetin, patriyarkanın gündelik yaşamda yeniden ürettiği eril tahakkümün ve görünmez teknolojik aygıtların hayatlarımız üzerindeki sessiz baskısının bir tezahürü haline gelmiştir. Bugün savaş, şehirlerin yıkımında, emeği değersizleştiren küresel sömürü zincirlerinde, kadınların ve çocukların yaşamlarını kuşatan cinsiyetli şiddet biçimlerinde, ekosistemleri geri dönülmez biçimde tahrip eden kapitalosen politikalarında ve dijital ağlar üzerinden sürdürülen yeni nesil çatışmalarda kendini göstermektedir. Bu nedenle barışı düşünmek, askeri çatışmaların sona ermesinden ibaret olamaz. Kapitalizmin, patriyarkanın ve antropomerkezci teknolojik düzenin açtığı yaraları birlikte iyileştirecek bir toplumsal dönüşüm tahayyülünü gerektirir.

Kapitalizm ve Savaş: Kapitalosen’in Ufku

Marksist bir perspektifle bakıldığında savaş, kapitalist üretim ilişkilerinin bir parçasıdır. Doğal kaynakların paylaşımı, enerji jeopolitiği, silah sanayisinin kâr döngüleri, savaşın sistemsel bir “birikim stratejisi” olduğunu gösterir. Bu bağlamda Kapitalosen kavramı, içinde bulunduğumuz çağın esasen sermaye merkezli olduğunu, ekolojik yıkımların, savaş ekonomilerinin ve toplumsal eşitsizliklerin kapitalizmin tarihsel bir ürünü olduğunu ortaya koyan bir düşünce sistemini niteler. Bugün Rusya–Ukrayna savaşı, enerji ve jeopolitik çıkarlar uğruna halkların nasıl bir yıkıma sürüklendiğini; Amerika Birleşik Devletleri’nin bu çatışmadaki müdahil rolü ise küresel güçlerin savaşları nasıl bir hegemonya aracı olarak kullandığını açıkça göstermektedir. Öte yandan Gazze’de yıllardır süren işgal ve sivillere yönelik saldırılar, savaşın yalnızca askeri cephelerde değil, gündelik yaşamın en temel haklarını hedef alarak bütün bir toplumu nefessiz bırakan bir şiddet düzeni olduğunun tezahürüdür. Benzer biçimde Türkiye’nin güneydoğusunda süregelen gerilim, militarist politikaların halkların birlikte yaşam imkânlarını nasıl daralttığını, demokratik taleplerin nasıl bastırıldığını ve barış fikrinin içeride de nasıl kırılgan hale getirildiğini gözler önüne serer. Bu örnekler, savaşın günümüzde kapitalist sistemin yeniden üretim mekanizmalarıyla, emperyalist çıkar hesaplarıyla ve devletlerin iç güvenlik politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini görünür kılar. Dolayısıyla barış, kapitalizmin savaş makineleriyle, patriyarkanın militarist diliyle ve bu makineleri besleyen iktidar ilişkileriyle hesaplaşmadan mümkün değildir.

Antroposen: İnsan Merkezli Tahribat

Bununla birlikte savaşların etkisi salt insanlar arasında yaşanmaz. Antroposen kavramı, insanın doğa üzerindeki tahakkümünün gezegenin ekolojik dengesini geri dönülmez biçimde bozduğunu anlatır. Savaş, bu tahribatı en yoğun biçimde görünür kılar: bombalanan ormanlar, zehirlenen topraklar, kimyasal silahlarla yok edilen canlı türleri, nükleer atıkların yüzlerce yıl sürecek etkileri. Ukrayna’da bombaların tarım arazilerini verimsizleştirmesi, Gazze’de altyapıların yerle bir olması ya da Hiroşima’nın hâlâ taşımakta olduğu radyoaktif miras, savaşın ekolojik boyutlarını açıkça gösterir. Antroposen, bizlere barışın silahların susmasından ibaret olmadığını, ekosistemlerin de iyileşmesi anlamına geldiğini hatırlatır.

Patriyarka ve Savaşın Cinsiyetli Yüzü

Patriyarkal sistem, savaşın dilini ve pratiğini şekillendirir. Militarizmin eril söylemi, iktidarı şiddetle özdeşleştirir; kadınların bedenleri savaşın hem sembolik hem de fiili hedefi haline gelir. Tecavüzün savaş stratejisi olarak kullanılması, kadınların göç ve yoksulluk süreçlerinde yükü sırtlanması, bakım emeğinin görünmez kılınması bu gerçeği gözler önüne serer. Ancak patriyarkanın baskısı insanla sınırlı değildir: doğa da “dişil” addedilen bir alan olarak fethedilmesi, sahip olunması gereken bir nesneye indirgenir. Hayvanların, bitkilerin ve tüm canlıların yaşam alanları da patriyarkanın savaş mantığında kapana sıkışır. Böylece savaş, çoğu zaman görünmez kılınmış yönleriyle yalnızca kadınları değil; doğayı, hayvanları ve diğer yaşam biçimlerini de derinden etkiler. Barış tartışmalarının merkezinden dışlanan bu etkiler, aslında savaşın kapsamını ve yıkıcılığını bütün boyutlarıyla anlamamız açısından kritik önemdedir.

Posthumanizm ve Posthumanist Etik: Yeni Bir Barış Ufku

İşte bu noktada posthumanizm, bize insan merkezli düşünmenin sınırlarını aşma çağrısı yapar. Posthumanizm, insanı evrenin tek öznesi, tek karar vericisi olmaktan çıkararak, teknolojilerle, doğayla, hayvanlarla ve diğer yaşam biçimleriyle ilişkisel bir varlık olarak yeniden düşünmeyi önerir. Bu düşünce barış fikrini de dönüştürür. Barış artık salt insanlar arasında değil, tüm yaşam formlarıyla birlikte kurulması gereken bir ortaklıktır. Bunu daha da derinleştiren posthumanist etik, karşılıklı bağımlılık ve sorumluluk ilkelerine dayanır. Savaş, günümüzde insansız hava araçları, yapay zekâ tabanlı silahlar, siber saldırılar gibi insan-sonrası varlıklarla yürütülmektedir. Dolayısıyla barışı hayal etmek, bu teknolojileri de içine alan bir etik sorumluluk gerektirir. Posthumanist etik, bizlere barışın salt “silahsızlık” değil, yaşamın tüm biçimlerinin çoğulluğunu ve kırılganlığını gözeten bir ortak yaşam siyaseti olduğunu öğretir.

Barışı Örmek: Ağsal Dayanışma ve Yaşamın Çoğulluğu

Bu nedenle feminist posthumanist bir yaklaşım, barışı çok yönlü bir direniş ve dayanışma süreci olarak kavrar. Kapitalizmin savaş makineleriyle, patriyarkanın militarist şiddetiyle ve antropomerkezci iktidar kurgularıyla hesaplaşmadan barışın tesis edilemeyeceği açıktır. Gerçek barış, yaşamın farklı biçimlerinin birbirine bağlandığı ağsal dayanışma hatlarında örülebilir. Kadınların, göçmenlerin, hayvanların, ekosistemlerin ve teknolojilerin birbirini dışlamadan yan yana var olabildiği bu ilişkisel bütünlük, barışın en somut zemini haline gelir.

1 Eylül Dünya Barış Günü, bize barışın nostaljik bir özlem değil, bugünün krizlerine karşı kolektif bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Kapitalosen’in biriktirdiği savaş ekonomilerine, Antroposen’in açığa çıkardığı ekolojik tahribata ve patriyarkanın ürettiği şiddet ağlarına karşı; feminist posthumanist bir perspektifle kurulacak ağsal dayanışmalar, barışın gerçek zeminini oluşturur.Gerçek barış, cephelerin susması değil, yaşamın çoğulluğuna kucak açan, farklı varlıkların yan yana varlığını mümkün kılan, ağlarla örülen bir ortak gelecektir. Bugün barışı bu ufukta düşünmek, insanlığın ve tüm yaşamın yarını için tek gerçek yoldur.

MMO İzmir Şube 32. Dönem Yönetim Kurulu

Tanıtımlar
Künye
MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI İZMİR ŞUBESİ ADINA SAHİBİ
Ziya Haktan Karadeniz
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Evrim Aksoy
BÜLTEN YAYIN KOMİSYONU SORUMLU YÖNETİM KURULU ÜYELERİ
Burcu Başpişirici
YAYINA HAZIRLAYAN
Orhan Bilikvar
YAYIN TARİHİ
1 OCAK 2026
YÖNETİM YERİ
MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi Anadolu Cad. No: 40 K: M2 Bayraklı - İZMİR
Tel: (232) 462 33 33
Faks: (232) 486 20 60
www.mmo.org.tr/izmir
Yerel Süreli Yayın
MMO İzmir Şube yayın organı MMO üyelerine ücretsiz gönderilir.
Gönderilen yazıların yayınlanıp
yayınlanmamasına, TMMOB Makina
Mühendisleri Odası İzmir Şubesi
Yönetim Kurulu karar verir.
Yayımlanan yazılardaki sorumluluk
yazarlarına ilan ve reklamlardaki sorumluluk ilanı veren kişi veya kuruluşa aittir.
Bülten’e gönderilen çeviri yazıların kaynağı mutlaka belirtilir. Gönderilen yazılar, yazarlarına geri verilmez.
Bu web sitesi çerez kullanmaktadır
Sitemizin çalışması için gerekli olan çerezleri kullanıyoruz. Siteyi kullanmaya devam ederek bunları kabul etmiş olursunuz.
Bizi Takip Edin
MMO İZMİR
MMO
TMMOB