
Mesleki Eğitimde Kırılma Noktası
Son günlerde MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencilerinin yaşadığı iş kazaları ve ne yazık ki ölümle sonuçlanan olaylar, toplumun vicdanını derinden yaralamakta ve ciddi bir endişe […]

Son günlerde MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencilerinin yaşadığı iş kazaları ve ne yazık ki ölümle sonuçlanan olaylar, toplumun vicdanını derinden yaralamakta ve ciddi bir endişe […]

Bölüm 1 1. Giriş Lastik tekerlekli loder ve ekskavatörler, inşaat, madencilik, tarım ve endüstriyel faaliyetlerde yaygın olarak kullanılan iş makineleridir. Bu makineler, ağır yüklerin taşınması, […]

Gerçeği bükmez; Görünür Kılar Algoritmalar toplumsal önyargıları yok etmez; tersine onları görünmez kılarak güçlendirir. Safiya Umoja Noble Teknolojinin tarafsız olduğunu düşünmek kolaydır. Ekranların, kodların, algoritmaların […]

1949 devriminden sonra dünyanın en hızlı sanayileşen ülkelerinden biri hâline gelen Çin, 1980’lerden itibaren sosyalist kalkınma modelinden tedricen devlet kapitalizmine geçerek dünya ekonomisine entegre olmuş […]
Uygarlığın ilk inşasından bu yana erkekler sömürgeci egemen sistemle barışık yaşamıştır. Erkekler tarihsel olarak uygarlığın patriyarkal karakteriyle uzlaşma içinde olmuş, ekonomik ve siyasal sebeplerle birbiriyle çatışsalar bile farklı erkek konumları arasında bu uzlaşma bozulmamıştır. Bu nedenle erkeğin tarihsel olarak yaşadığı değişimin seyrini patriyarkal uygarlığın geçirdiği dönüşümler belirlemiştir. Nasıl ki neoliberal sistemin sömürü aygıtlarıyla köleci dönemin egemen aygıtları arasında biçimsel farklar varsa, modern erkek ile köleci dönem erkeği arasında da fark vardır. Ancak bu farkı doğuran şey egemenliğin çağa göre yeniden şekillendirilmesidir. Egemen sistem neoliberalizmle inceltilmiş sömürü politikalarına yönelirken, onun kadın sömürüsünde araçsallaştırdığı erkek de buna uygun şekilde yeniden biçimlenmiştir. Kapitalist birey kurgusu burada devreye girer. Modern erkek artık kadını “üç beş adım arkasında” yürütmez; onunla kol kola yürür ve böylece bir eşitlik algısı üretir. Aynı şekilde kapitalist sömürgenler de işçinin emeğini satmamakta özgür olduğunu söylerler; ancak söylenmeyen şey, emeğini satmayan işçinin aç kalacağıdır.

Erkek egemen sistem esas olarak sonuç alıcı kurumsallaşmasını erkek zihniyetinde ve bedeninde sağlamıştır. Bu sistemin en büyük başarısı yalnızca kadının sömürgeleştirilmesi değil; erkeği örgütleyebilmiş olmasıdır. Eğer erkek, cinsiyet sömürüsü bağlamında egemen sisteme bu denli entegre olmasaydı, kadının cinsiyet temelinde sömürülmesi de mümkün olmazdı.
Erkeklik sözleşmesi, toplumsal olarak erkeklerin belirli ayrıcalıklardan faydalanabilmesi için gayri resmi ama güçlü bir şekilde işleyen bir sistemdir. Bu sözleşmenin sürdürülebilirliği yalnızca erkeklerin iktidar alanlarını koruma güdüsüyle değil, aynı zamanda toplumun tüm kurumlarının bu yapıyı yeniden üretmesiyle mümkündür. Eğitim, hukuk, din, aile ve elbette bilim, bu yeniden üretim sürecinin temel bileşenleri arasındadır. Erkekliğin tanımı, sadece bireysel davranış kalıplarıyla değil, kurumsal normlarla da çizilir. Bu normlar aracılığıyla, toplumsal kabul gören erkeklik biçimleri meşrulaştırılırken; duygusallık, kırılganlık, bakım gibi özellikler “ötekileştirilmiş” ve kadınsı olarak kodlanmıştır.
‘Erkeklik’, kadın üzerinde mutlak tahakküm ve sömürüyü ifade ettiği gibi, çok az kesim erkeğin, diğer erkekler üzerinde tahakküm kurmasını da ifade etmektedir. Yani erkeklik olgusundan zarar gören sadece kadınlar değil, aynı zamanda toplumun tümüdür. Erkekler de bu sistemin çarkında biçimlendirilip, rolleri öğretilerek, çok sınırlı sayıda erkek karşısında kadınla aynı pozisyonda tutulmaktadır. Daha güçlü olan ağabeye, efendiye, iktidara kısmen ortak, ama büyük oranda da boyun eğmektedirler. Bir erkeği kadın gibi tanımlamak en ağır hakaret olarak ele alınsa da, iktidar karşısında erkeklerin büyük çoğunluğu, kadın üzerinden geliştirilen sömürünün benzeri uygulamalarla aynı kaderi paylaşmaktan da kurtulamazlar. Kuşkusuz bu çok belirgin bir farkı da içerir; en zavallı ve iktidarsız erkeğin bile elinin altında iktidar dürtüsünü tatmin edebileceği sömürgesi, mülkü konumunda olan bir veya birkaç kadın mutlaka vardır. Bu nedenle en zayıf erkek bile ataerkil sistemden kolay kolay rahatsızlık duymaz; kurumsallaşıp sürdürülmesinin inanılmaz savunucusu ve uygulayıcısı olur. Ataerkil sistemin bunca kötülük üretmesine rağmen, erkek yapısında güçlü itirazların yükselmemesinin en önemli nedenlerinden biri kuşkusuz budur. Sistemin kurallarına baş kaldırmadığı sürece her erkeğin büyük ya da küçük bir kolonisi vardır. Kendisine uygulanan o büyük zorbalığı, despotizmi, o da daha küçük bir model üzerinde uyguluyor. Böylece, efendi olma duygusunu kadın karşısında yaşayarak, egemen erkeğin zorbalığını, sömürüsünü baskılayıp, ezilmişlik duygusunu görmezden gelebiliyor. Kadına hükmedilmesi ve sömürülmesi gereken nesne muamelesi yaparken, kendi yaşadıklarına yabancılaşmakta ve yaşananları normalleştirebilmektedir. İnsan başkalarını cezalandırabildiği, aşağılayabildiği, hatta yok edebildiği sürece kendi kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmaz. Zaten yüzleştiği an, kendi kurban durumunda oluşuyla göz göze gelecektir. Erkeklerin kendi yaşadıklarıyla yüzleşmesi bu nedenle önemlidir. Kendi kurbanlık durumunu fark etmeyen erkek, kadının kurbanlık durumunu doğanın bir kanunu gibi ele alıp, her tür şiddet ve cezalandırmayı normal görecektir.
Erkeklik sözleşmesini reddetmek, bu bağlamda sadece bireysel bir cesaret meselesi değil; bilginin, emeğin ve yaşamın nasıl örgütleneceğine dair kolektif bir irade meselesidir. Patriyarkal düzen yalnızca kadınları değil, erkekleri de daraltır; çünkü erkeklik, sürekli ispat edilmesi gereken bir norm haline geldiğinde bireyi de özgür bırakmaz. Bu yüzden, bilim ve mühendislik gibi alanlarda dönüşümün zemini yalnızca eşitlik değil; aynı zamanda özgürlüktür.
Bu dünya, teknik bilginin sınırlarını zorlar; çünkü bilgi artık yalnızca hesaplanan, ölçülen ve kontrol edilen bir olgu değildir. Bilgi, yaşamla olan karmaşık bağlarını kabul eder; doğanın döngüselliği, toplumsal adalet ve bireysel özgürlük arasındaki dengeleri gözetir.
Böyle bir mühendislik yaklaşımı, doğayı sadece kaynak olarak görmekten vazgeçer; onunla ilişki kurar, korur ve sürdürür. Aynı şekilde, insanları da sabit roller içinde tanımlamak yerine, farklı deneyimlerin ve kimliklerin varlığını tanır ve bu çeşitliliği tasarımlarına yansıtır.
Erkeklik sözleşmesinin reddi, mühendislik alanında yalnızca daha fazla kadın mühendisin katılımı anlamına gelmez. Bu reddediş, bilginin nasıl üretildiğini, hangi araçlarla yayıldığını ve kimin ihtiyaçlarının merkeze alındığını sorgulamakla ilgilidir. Mühendisliğin sadece teknik problemleri çözmekle kalmayıp, aynı zamanda demokratik toplumsal dönüşüme hizmet eden bir araç haline gelmesini sağlar.
Bu dönüşümün pratiğe yansıması, mühendislik eğitiminin ve meslek etiğinin demokratik bir ortamda yeniden şekillendirilmesiyle başlar. Eğitim ortamları, sadece teknik bilgi aktarımının değil; aynı zamanda eleştirel düşünmenin, toplumsal farkındalığın ve etik sorumluluğun da merkezinde yer almalıdır. Öğrencilere, mühendisliğin yalnızca nesneleri değil, insanları ve yaşamı doğrudan etkileyen bir faaliyet olduğu öğretilmeli; farklı yaşam deneyimlerine saygı duymayı ve kolektif faydayı gözetmeyi içselleştirmeleri sağlanmalıdır. Böylece, mesleki becerilerinin yanı sıra toplumsal cinsiyet eşitliği ve adaleti için aktif rol üstlenebilirler.
Erkeklik sözleşmesini reddeden mühendislik alternatif bir uygarlık tahayyülünün taşıyıcısıdır. Bu mühendislik doğayla savaşmayan, onunla uyum içinde yaşayan, cinsiyetler arası sömürüyü değil, adaleti kuran, bilgiyi egemenliğin değil, özgürlüğün hizmetine sunan ve geleceği herkes için yaşanabilir kılan bir dünyayı mümkün kılar.
