
424. Bülten’den
Toplumsal Geçiş Yönetimi: Şiddetsiz Bir Geleceğe Doğru Toplumların kendilerini yenileyebilmesi, önce en derin yaralarıyla yüzleşebilmesine bağlıdır. Bugün hâlâ milyonlarca kadının hayatını etkileyen şiddet gerçeği, bu […]

Toplumsal Geçiş Yönetimi: Şiddetsiz Bir Geleceğe Doğru Toplumların kendilerini yenileyebilmesi, önce en derin yaralarıyla yüzleşebilmesine bağlıdır. Bugün hâlâ milyonlarca kadının hayatını etkileyen şiddet gerçeği, bu […]

Cumhuriyetin İlanı: Halk Olmanın, Aydınlanmanın ve Yeniden Kuruluşun Yolu 29 Ekim 1923, salt bir tarih değildir; bir halkın küllerinden doğuşunun, kendi kaderine sahip çıkışının, tarih […]

Patriyarkal İdeolojik Savaş ve Toplumsal Yaşamın Kuşatılması Türkiye’de kadınların yaşam biçimlerine, kıyafetlerine ve eşit yurttaşlık taleplerine yönelik müdahaleler yoğunlaşırken, aynı anda savaşın farklı yüzleri de […]

Barışı Ağlarla Örmek: Kapitalizm, Patriyarka ve Posthumanist Etik” 1 Eylül Dünya Barış Günü, savaşların tarihsel yıkıcılığının yanında bugün dünyanın farklı coğrafyalarında süren çatışmaların yarattığı acıları […]
“İnsanlar şiddet ve hırsla şekillenmiş, kibirli bir türdür. Yasadıkları gezegeni, şu an için erişimleri olan yegâne gezegeni yıkımın eşiğine getirdiler. Ayrımlarla, sınıflandırmalarla dolu bir dünya yarattılar ama kendi aralarındaki benzerlikleri görmeyi beceremediler. Teknolojiyi insan psikolojisinin uyum sağlayabileceğinden daha büyük bir hızla geliştirdiler ve hepsinin delisi olduğu para ve şöhret için ilerletmeye çalışıyorlar hâlâ…. Asla bir insanın yüzüne bakıp da o insanın “bütünün suçlarıyla” ilişkisini göz ardı etmemelisin. Gülümseyen her insan yüzü, sadece eğilimlerinden ötürü veya dolaylı yoldan olsa da hepsinin sorumlu olduğu dehşetleri gizler”[1].
Narin olayı ve birçok şiddet vakasında karşılaştığımız en derin sorun, insanlığın ve etik değerlerin yerinden edilerek ataerkil anlayışın yönetimsel aygıtları, kadın ve çocuklara karşı fütursuzca kullanması ve özünde toplumun bütününü güçsüz kılmasıdır. Kadın ve çocukların yaşam haklarına yapılan saldırılar, adalet ve hukuk sisteminin işletilmemesi, gören gözlerin körleşmesi, bilenlerin bilmezden gelmesi aslında toplumun tamamına yönelik büyük bir tehdidin habercisidir. Toplumun örtülü ideolojik yapılara teslim olması, insanlığın da etik değerlerden ne denli uzaklaştığını gösterirken insan onuru ve özgürlüğünün bu denli hiçe sayıldığı bir ortamda, şiddet kaçınılmaz bir şekilde sıradan hale gelir.
Narin vakası, bireysel veya aile içi bir şiddet vakası değildir, derin sosyopolitik dinamikleri de içinde barındıran ve şiddeti destekleyen, uygulayan ideolojik yapıların da varlığını gözler önüne seren bir olaydır.Dehşet verici olan yönü isebu suça sadece Narin’in ailesinin değil çevreleyen geniş bir halkanın da ortak olduğunun açığa çıkmasıdır. Toplumun derinliklerine işlemiş olan bu şiddet sarmalının hukuki mekanizmalar ve toplumsal müdahalelerle kırılamayacak hale gelmiş olması ise tüm bireylerin güvenlik hissini zedeleyici bir olgudur. Suçluların cezalandırılmadığı, mağdurların korunamadığı bir toplum yapısının, tüm bireyleri için büyük tehlike arz eden bir ortamı hazırlaması kaçınılmazdır.
Malatya’da 11 yaşındaki bir çocuğun traktör kullanmasına izin verilmesi trajik bir şekilde sonuçlanarak Ada ve Zelal’in ölümüne neden olmuştur. Her şeyden önce, çocukların güvenliği ve sağlığıyla ilgili temel sorumluluk ebeveynlerindir. 11 yaşındaki bir çocuğa traktör kullandırmak, bu sorumluluğun açık bir ihlalidir. Çocuğun yaşının küçüklüğü ve bu tür bir aracı kullanacak yetkinlikte olmaması göz önüne alındığında, böylesi bir ihmalkarlığın ağır sonuçları olacağı aşikârdır ve anne babanın yaşanan olayda ciddi yükümlülüğü vardır. Ebeveynlerin tutuksuz yargılanıyor olması ve adli sürecin yavaş ilerlemesi, Ada ve Zelal’in ailesinde adaletin yerine getirilmeyeceğine dair kuşku oluşturmakta ve bu durum acılarını daha da derinleştirmektedir.
Ada ve Zelal olayında adalet arayışı, sadece bu aileye karşı değil, toplumun genelinde adaletin yeniden tesis edilmesi ihtiyacını ortaya koymaktadır. Ebeveynlerin ihmali açık bir şekilde cezalandırılmalı, bu tür olayların tekrar yaşanmaması için gerekli önlemler alınmalıdır. Adaletin sağlanması, sadece yasal düzenlemelerle değil, toplumsal farkındalık ve eğitimle de desteklenmelidir. Narin ve Ada-Zelal olayları, ülkenin hukuk sistemindeki aksaklıkların, etik değerlerin yerinden edilmesinin, bilinçsiz ve ihmalkar davranışların artmasının, adaletin tesis edilmesindeki güçlüklerin acı verici bir yansımasıdır. Adaletin sağlanması, yalnızca suçluların cezalandırılması değil, aynı zamanda toplumda hak edenin hakkını alması, mağdurların korunması ve gelecekte benzer olayların yaşanmaması için caydırıcı önlemlerin alınması anlamına gelir. Ancak Türkiye’de adaletin zaman zaman ideolojik, siyasi ya da toplumsal güç dengeleri tarafından şekillendirilmesi ve mağdurların sesinin duyulmaması, adaletin sağlanmasını olanaksız kılmaktadır.
Türkiye’de son 25 yılda uygulanan politikalar, etik değerlerin yıpranmasına, şiddet, ihmal ve istismarın artmasına neden olmuş durumdadır. Özellikle aile içi şiddet, çocuk istismarı ve ihmali gibi konularda mahkemelerin verdiği kararlar, toplumda geniş bir adaletsizlik algısının oluşmasına neden olmaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk hakları ve insan haklarına dayalı politikaların yeterince uygulanmaması, kadın ve çocuklara yönelik şiddetin yükselmesine yol açmıştır. Politikacıların söylemlerinde ve yürütülen hükümet politikalarında, geleneksel aile yapısına vurgu yapılırken, kadınların ve çocukların hakları geri planda kalarak şiddet meşrulaşmış ve vakalar artmıştır. Devletin şiddeti önlemeye yönelik mekanizmaları yeterince işletmemesi, kadın ve çocukların toplumun en savunmasız grupları haline gelmesine neden olmuş ve bu savunmasızlık ne yazık ki adaletsizlikle pekişmiştir.
[1] Matt Haig İnsanlar Syf. 47 Domingo Yayınları
